|
Dünya
üzerinde yaşamış olan ve halen yaşayan milyarlarca insanın birbirinden çok
farklı hayatları vardır. Ancak bazı gerçekler hiç değişmez. Her insan, kendi
iradesi dışında ve yine kendisinin seçmediği bir ortamda dünyaya gelir, büyür ve
kaçınılmaz olarak da ölür. Ölüm, şimdiye kadar tüm insanlar tarafından
istisnasız olarak yaşanmış kesin bir gerçektir. Şu anda gördüğünüz insanların
hepsi -siz de dahil- en fazla bir asır içinde bu gerçeği doğrulayarak toprak
altına gireceklerdir.
İnsan hayatının ölüm kadar kesin bir diğer kuralı ise, insanın hayata cehalet
içinde başlamasıdır. İnsan dünyaya geldiğinde herşeyden habersiz, hiçbir şey
bilmeyen ve hiçbir yargı yeteneğine sahip olmayan bir bebektir. Kendi yaşamını
sürdürmeye yetecek kadar bile aklı ve iradesi yoktur.
Oysa hayvanların çoğu "akıllı" bir şekilde dünyaya gelirler; hayata gözlerini
açtıklarında, kendi yaşamlarını sürdürecek bilgi ve "içgüdü"lere sahiptirler.
Örneğin sinekler gözlerini açar açmaz uçmaya ve yem aramaya başlarlar. Sanki
dünyaya gelmeden önce kendilerine gerekli olan bütün bilgiler onlara öğretilmiş
gibidir. Yaşadıkları ortama her yönden hazır bir şekilde doğar, bir süre
beslenip ürer, sonra da ölürler.
İnsan ise başta da belirttiğimiz gibi bomboş bir zihinle ve hiçbir yeteneği
olmadan dünyaya gelir. Bunları edinmesi ise yıllar sürer. "Aklı başında" bir
insan sayılması için uzun senelere ihtiyaç vardır. Bu dönem boyunca bedensel
yetenekleri geliştiği gibi düşünme ve yargı yeteneği de gelişir. Aslında insanın
zihinsel gelişimi hayatının sonuna kadar sürer.
Ancak burada önemli bir noktaya dikkat etmek gerekmektedir. İnsan dünyaya
"bomboş" geldiğine göre, her türlü eğitime de açıktır. Bu nedenle yetiştiği
ortam kişinin değer yargılarının oluşmasında çok etkilidir. Önce ailesi, sonra
da toplumun diğer kesimleri insanın değer yargılarının belirlenmesinde büyük bir
rol oynar. Kişi neyin “doğru”, neyin “yanlış” olduğunu içinde yaşadığı toplumdan
öğrenir. Bu ise insanların bir kısmının aslında önemli bir sorunla karşı karşıya
olduklarını göstermektedir.
Neden mi? Çünkü kendisini etkileyen toplumun değer yargılarının, inanç ve
düşüncelerinin gerçekten doğru olduğunu gösterecek hiçbir ölçü yoktur. Kuşkusuz
her toplumun geleneksel birtakım değerleri vardır, ancak önemli olan neye göre
bu değerlerin doğru veya yanlış olduğunun belirlendiğidir.
Örneğin komünist bir toplumda büyüyen genç diyalektik materyalizmden etkilenerek
yetişebilir. Ya bu ideolojiyi benimser, ya da ona "karşı" olur; bu "karşı olma"
kavramı bile yine bu ideolojinin etkisini göstermektedir. Afrika'nın balta
girmemiş ormanlarında yaşayan bir yerli çocuğu ise totemlere tapınmayı öğrenip,
bu sapkınlığı doğal karşılayabilir. Nazi Almanyası gibi faşist bir rejimde
büyüyen insan, büyük "Hitler"e ve onun fikirlerine sadakatle bağlanabilir.
Dürüstlük, sadakat, vefa gibi ahlaki değerlerin önemli görülmediği bir toplumda
yetişen bir kişi ise, sahtekarlık yapmakta, yalan söylemekte, menfaatperest
davranmakta sakınca görmeyebilir.
Kısacası
farklı toplumlar farklı değer yargılarına, farklı yol göstericilere sahiptirler
ve bunların hangisinin gerçekten doğru olduğunu tespit edemezler. Zaten
insanların büyük bir çoğunluğu böyle bir tespit yapmaya da uğraşmazlar. İçinde
büyüdükleri geleneği aynen benimser, atalarından ve babalarından kendilerine
miras kalan kültürü sorgulamadan sürdürürler. Bazıları kendilerince "müstakil
şahsiyet" gösterir ve geleneksel kültürü tümüyle reddederek yeni bir ideolojiyi
benimserler. Ya da tamamen kendi kişisel sezgi ve duygularını "yol gösterici"
edinirler. Ancak bu ideolojilerin ya da kişisel "hayat felsefeleri"nin doğru
olduğunu gösterebilecek hiçbir delil de yoktur. Çünkü birbirinden farklı
binlerce ideoloji ya da "hayat felsefesi" vardır.
Bu gerçeği gören bazı düşünürler, çareyi "tek bir doğrunun olmadığını, doğrunun
izafi bir kavram olduğunu" öne sürmekte bulmuşlardır. Onlara göre birbirinden
tamamen farklı binlerce "doğru" tanımı olduğuna göre, "asıl doğru" diye de bir
şey yoktu. Bugün pek çok kişinin ağzından duyabileceğimiz "herkesin doğrusu
kendine" sözü
de bu yanlış düşüncenin bir ifadesidir. (Harun Yahya, Kuran’ı Dinlemeyenler)
Peki gerçekten böyle midir? İnsanoğlu hiçbir şey bilmez iken geldiği bu dünyada,
binlerce farklı ve izafi doğru tanımı karşısında, hangisinin "asıl doğru"
olduğunu bulamadan yaşamak, bunlar arasında çabalamak, hayatını tüketmek zorunda
mıdır?
Elbette hayır...
Ne evren, ne dünya ne de insan başıboş, sahipsiz ve amaçsızdır. Hepsini
alemlerin Rabbi olan Allah yaratmıştır. Evrende bulunan herşey Allah'ın
iradesine boyun eğmiştir. Evren, bir zamanlar yok iken, O'nun "ol" emri ile var
olmaya başlamış ve şekillenmiştir. Dünyayı insan için seçen, diğer tüm
gezegenlerin aksine, suyla, havayla, bitkilerle, hayvanlarla, kısacası hayatla
dolu bir gezegen yapan Allah’tır. İnsanın bedenini kuru bir balçıktan yaratıp,
sonra da ona Kendi ruhundan üfleyen ve böylece ona bilinç ve irade veren yine
Rabbimiz'dir. Allah Kuran’da şu şekilde buyurmaktadır:
“Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa
istiva eden Allah'tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten,
Güneş'e, Ay'a ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun,
yaratmak da, emir de (yalnızca) O'nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne
yücedir.”
(Araf Suresi, 54)
Allah tüm evrene hakim olduğu gibi insana da hakimdir. Ayetlerde şöyle buyrulur:
“Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun. Şüphesiz O, sinelerin özünde
saklı duranı bilendir. O, yarattığını bilmez mi? O, Latif'tir; Habir'dir.”
(Mülk Suresi, 13-14)
Allah, Kendisi'ne yönelen kullarına dünyada ve ahirette sonsuz cenneti
müjdelemiştir. Allah cennet ile müjdelediği müminlere Kuran’ın yol gösterici
olduğunu bildirmiştir.
"Elif, Lam, Mim. Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici
olan bir Kitaptır."
(Bakara Suresi, 1-2)
Rabbimiz'in bizlere bir rehber ve rahmet olarak gönderdiği Kuran, insanların
kendilerine edindikleri tüm diğer yol göstericilerden (kültürlerden,
geleneklerden, ideolojilerden, hayat felsefelerinden vs.) üstündür. Çünkü diğer
tüm yol göstericiler insan ürünüdür. İnsanların sarılması gereken, hükmünde
hiçbir eksik, hata ya da çarpıklık olmayan, alemlerin Rabbi Allah’ın sözü
Kuran’dır. Allah Kuran’da şu şekilde buyurmuştur:
“De ki: "Sizin şirk koştuklarınızdan hakka ulaştırabilecek var mı?" De ki:
"Hakka ulaştıracak Allah'tır. Öyleyse, hakka ulaştıran mı uyulmaya daha hak
sahibidir, yoksa doğru yola ulaştırılmadıkça kendisi hidayete ulaşmayan mı? Ne
oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?"
(Yunus Suresi, 35)
Kuran ahlakını yaşamayıp atalarından gelen cahiliye geleneklerinin, sapkın
ideolojilerin ya da yanlış hayat felsefelerinin peşinden gidenler, büyük bir
yanılgı içinde olduklarını er ya da geç anlayacaklardır. Ancak geç anlamak,
ölümle birlikte anlamak anlamına gelir ki, bunun insana hiçbir faydası yoktur.
Kuran'ın bir özelliği de "furkan" olması, yani hak ile batılı, doğru ile yanlışı
birbirinden ayırmasıdır ve her şey, ancak Kuran ahlakına uygun ise doğruluk
kazanabilir.
Allah bir ayette şu şekilde bildirmiştir.
“Biz Kitabı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet
ve bir müjde olarak indirdik.” (Nahl Suresi, 89)
“De ki: "Sizin şirk koştuklarınızdan hakka ulaştırabilecek var mı?" De ki:
"Hakka ulaştıracak Allah'tır. Öyleyse, hakka ulaştıran mı uyulmaya daha hak
sahibidir, yoksa doğru yola ulaştırılmadıkça kendisi hidayete ulaşmayan mı? Ne
oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?"
(Yunus Suresi, 35)
HAZRETİ MUHAMMED (SAV
) ORG
|