| |
Tevbe kişinin kendini yenilemesi ve bir iç onarımdır.
Yani, saptırıcı düşünce ve davranışlarla bozulan kalbî muvâzeneyi, yeniden
düzene koyma uğrunda, ferdin, Hakk'tan Hakk'a kaçması, daha doğrusu. O'nun
gazabından lûtfuna, hesabından rahmet ve inâyetine sığınmasıdır tevbe.
Tevbeyi, günah duygusuyla, benliğin bir hesaplaşması şeklinde tarif etmek
de mümkündür. Yani nefsin, hayatı sorumsuzca sevk ve idâresine karşı,
benlik ve iradenin, yüce dağlar gibi, günahın karşısına dikilip ona geçit
vermemesidir tevbe.
Günah, muvâzenesizce bir çukura yuvarlanıp gitmekse; tevbe, usûlüne göre
bir hamlede hoplayıp oradan dışarıya çıkmaktır. Diğer bir ifâde ile günah;
vicdanın muvakkat bir murâkabesizliğinden, rûhun aldığı yara ise; tevbe,
kalbin, sürekli bir ızdıraba düşmesi, ve çok ciddî olarak kendi kendini
kontrole koyulması ve böylece insanî duyguların yeniden fer ve kuvvet
kazanmasıdır.
Günah, insanda şeytanın hâkimiyeti ve nefsin tesiriyle olduğuna göre,
tevbe, şeytana karşı duyguların müdafaası ve ruhtaki âhenksizliği,
dezarmoniyi düzenleme gayreti demektir.
Günah erozyonlarının, ruhu törpüleyip aşındırmasına karşılık tevbe, gönül
zeminini, düşünce ve sözlerin en güzeli "kelime-i tayyibe" ile
çimenlendirmek ve o erozyonların tahribatını önlemektir. Gözlerin döne
yazacağı, yüreklerin hoplayacağı gün gelmeden, yürekleri hoplatan tevbe
gayreti ne mübecceldir.! Keşke onu, her günahın açtığı gediği kapatacak
seviyede, âh u enînlerle yapmaya muvaffak olabilseydik.!
Evet, tevbe, böyle erkekçe bir dönüşün adıdır. Aksine, her söz yalan, her
davranış da bir aldatmacadır. Çünkü günahla fevt edilen şeyler
giderilmedikten, ve zamanın "günah kare"sindeki boşluk doldurulmadıktan;
hislerde ürperti, ruhta ızdırab, gözlerde yaş belirmedikten sonra,
işlenilen kötülüklere karşı nedamet duyulduğunu iddia etmek, tutarsız ve
kabûlden uzaktır.
Günahlar çeşit çeşit ve tevbeleri de başka başkadır. Millî vahdetin
zedelenmesi büyük bir günahtır. Buna göre bu cürmü işleyen kimse, hem Hakk
katında hem de halk katında en büyük mücrim sayılır. Binaenaleyh, böyle
bir günahın tevbesi de, ancak, altı üstüne getirilmiş heyet-i
içtimâiyyenin eski sıhhat ve birliğine kavuşturulmasıyla kâbil olacaktır,
yoksa içtimâî bünye korkunç hafakanlar içinde, güm güm gümlerken, onu bu
hâle getirenlerin, "nâdim ve pişman oldum" demeleri, sadece bir aldanma ve
aldatmacadır. Evet, böyle bir günahın tevbesi, ancak, toplum içine
saçılmış olan bölücü, parçalayıcı sapık düşüncelerden dönüldüğünü,
milletin her ferdine avaz avaz ilân etmekle olacağından, sırf gizli
nedametlerle affedileceğini ummak bir aldanmadır. Ve dolayısıyla da, iç
çekişmeler sürüp gidecek; ve toplumdaki zaafların, gevşekliklerin,
dağınıklıkların davetiyle gelen dış baskı ve tazyikler de arttıkça
artacaktır. Zira, bir toplumun dirlik ve düzeni, yani ilahî tevfîkin
onlarla beraber olması, ancak ve ancak o toplum fert ve hiziplerinin
anlaşıp uzlaşmalarına, hiç olmazsa birbirleriyle sulh olup ihtilâfa
düşmemelerine bağlıdır. Aksine, birbirine düşmüş ve dolayısıyla içtimâî
ufku ihtilâflarla kararmış bir milletin, toptan tevbe etmesi lâzımdır.
Böyle bir tevbe de, sevgide, afta, müsamahada "Rûhullah"ın
bağışlayıcılığına vefalı bir havârî olmaya vâbestedir. Yani, yolu ve yönü
hak olduktan sonra, herkese ve her düşünceye arka vermek; her hamleyi
alkışlamak ve her fedâkârlığa temennâ durmakla mümkündür. Bana öyle
geliyor ki, asırlık yaralarımızın sarılmasında, bundan daha tecrübe
edilmiş bir ilaç ve daha objektif bir usûl bulmak da, bugün için hemen
hemen imkânsız gibidir.
Ne acıdır ki, bütün bunlara rağmen bizler, yıllardan beri, omuzlarımızı
çökertircesine, boynumuza çullanmış yığın yığın vebâllerin altından
sıyrılıp çıkmayı, bir perşembe akşamı merasimine bağlayarak, tevbe adına
zahmetsiz ve ucuz yollar aramaktayız! Oysaki, ferdî günahlar için, böyle
kestirmeden bir sıçrayış ve nedâmet yetse bile, toplumla alâkalı
cürümlerde, daha sahici, daha özlü irkilmeye, silkinmeye ve kendini
yenilemeye ihtiyaç vardır.
Ah bu zahmetten kaçış ve beleşçilik..!
Toplumu meydana getiren her müessese tevbe etmeli ve tevbesi de, kendini
bitiren, tüketen, ihmâl ve hataları kavrama ve onları telâfî etme şeklinde
olmalıdır.
İdarî kadro, kendi cürüm ve günahlarını sezerek, onlara karşı tam vaziyet
almak suretiyle tevbe etmeli, kendini yenilemeli ve dirilmelidir. Yoksa
ellibin defa nedamet şeklindeki merasimlerle, bir çuvaldız boyu yol almaya
imkân yoktur. Bin nefrin böyle bir derdi derman görenlere! Ve bin nefrin,
defalarca aynı şeylerle aldananlara...!
Adlî teşkilât, hakkaniyet ve isabetli kararlarıyla kanatlanır ve gökler
ötesi saltanatlara namzet olur. O, adâlet soluduğu sürece, saatleri yıllar
sayılır Hakk'ın katında. İsâbetsiz kararları karşısında ızdırap duyup, iki
büklüm olduğunda da, bundan geri değildir. Bir de onun Hakk'ın üstünlüğünü
hiçe sayıp, kuvveti hâkim kıldığı, hakkı kuvvete boğdurduğu anları vardır
ki, o, bu haliyle, affedilmez ve tevbesizdir...
Maarif teşkilâtı da öyledir. Maarif, millî duygu ve düşüncenin havârisi ve
koruyucusu olduğu sürece, takdire lâyık en mübeccel bir müessesedir. Sapık
ve çarpık ideolojilere yüz verdiği müddetçe de, harâmîlerden daha harâmî
ve mücrimlerden daha mücrimdir. Yabancı ve tahripkar düşüncelere karşı,
tam ve ciddî tavır alacağı âna kadar da, bağışlanamaz ve tevbesizdir...
Bütün siyasî kuruluşlar gayri siyasî fertler ve cemaatler; hatta
düşünürler, yazarlar ve mürşitler, nefislerine ve hiziplerine muhabbetten
dolayı, inhisara sapmış ve dolayısıyla da kendi dışlarında kalan hak
ehline düşmanlık beslemişlerse, büyük günah içindedirler ve teker teker
tevbe etmeleri farzlar ötesi farzdır.
Evet, bütün bu fert ve müesseseler, bir kere daha kendilerini kontrol
etmeleri ve alabora olan millet vapurunda, kendi hisselerine düşen hatâ,
günâh ve ihmâlleri görmeleri, sonra da bunun telâfisine gitmeleri mutlaka
elzemdir. Yoksa, bugüne kadar olduğu gibi, günâhlara, hep dışta namzet
arar ve hep karşı tarafı karalamaya devam edecek olurlarsa maâzallah
altından kalkamayacağımız bâdirelerin içine girilmesi ve silinip gitmemiz,
kaviyyen muhtemeldir.
Evet, bizler en büyük günahı, herkesi suçlu ve kendimizi masum görmek
suretiyle işledik. Bu anlayıştan kurtulamadığımız sürece de, içtimâî
atmosfer sertleştikçe sertleşti ve birbirini takip eden parçalanmalar hep
hız kazandı. Binaenaleyh, bu milletin mukadderatıyla, maddî ve manevî
alâkalı görülen bütün ruhlar ve kendini bu millete adamış bütün hasbî
gönüller, bir kere daha dize gelerek tevbe etmelidirler.
Makam ve mansıp sevdasına kapıldıklarına; hizip sevgisiyle kör-sağır olup
inhisara saplandıklarına; binbir paradoksla nesilleri kalpsiz ve ruhsuz
bıraktıklarına; tagallüp ve tahakkümlere gömülüp hakkı kuvvetle
gördüklerine; düşüncelerine ters gelen şeyler, İlâhî soluklarla beslenmiş
dahi olsa, ona karşı savaş ilân ettiklerine; şahsî çıkar ve menfaatlere
dilbeste olduklarına; yalan, tezvir, aldatma ve iğfâle girdiklerine;
hedeflerine varabilmek için her vesileyi meşrû saydıklarına ve her devre
uyma eğiliminde bulunduklarına... Evet, bütün bunlara tevbe edip insanlık
adına son bir kere daha yemin ve peymanlarını yenileme
mecburiyetindedirler.
Ne mutlu, günahlarını idrak edip tevbeye koşanlara! Ne mutlu, nefsine
karşı sert ve acımasız, başkalarına karşı hak ehli başkalarına karşı
müsâmahalı ve affedici olanlara..!
http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/cag.ve.nesil.serisi/cag.ve.nesil/a270.html
------------
Günahına Göre Tevbe
Sızıntı, Ekim 1981, Cilt 3, Sayı 33
Günahlar çeşit çeşit ve tevbeleri de başka başkadır. Millî vahdetin
zedelenmesi büyük bir günahtır. Buna göre bu cürmü işleyen kimse, hem Hakk
katında hem de halk katında en büyük mücrim sayılır. Binaenaleyh, böyle
bir günahın tevbesi de, ancak, altı üstüne getirilmiş heyet-i içtimaiyenin
eski sıhhat ve birliğine kavuşturulmasıyla kâbil olacaktır, yoksa içtimâî
bünye korkunç hafakanlar içinde, güm güm gümlerken, onu bu hâle
getirenlerin, "nâdim ve pişman oldum" demeleri, sadece bir aldanma ve
aldatmacadır. Evet, böyle bir günahın tevbesi, ancak, toplum içine
saçılmış olan bölücü, parçalayıcı sapık düşüncelerden dönüldüğünü,
milletin her ferdine avaz avaz ilân etmekle olacağından, sırf gizli
nedametlerle affedileceğini ummak bir aldanmadır. Ve dolayısıyla da, iç
çekişmeler sürüp gidecek; ve toplumdaki zaafların, gevşekliklerin,
dağınıklıkların davetiyle gelen dış baskı ve tazyikler de arttıkça
artacaktır.
Zira, bir toplumun dirlik ve düzeni, yani ilahî tevfîkin onlarla beraber
olması, ancak ve ancak o toplum fert ve hiziplerinin anlaşıp
uzlaşmalarına, hiç olmazsa birbirleriyle sulh olup ihtilâfa düşmemelerine
bağlıdır. Aksine, birbirine düşmüş ve dolayısıyla içtimâî ufku
ihtilâflarla kararmış bir milletin, toptan tevbe etmesi lâzımdır. Böyle
bir tevbe de, sevgide, afta, müsamahada "Rûhullah"ın bağışlayıcılığına
vefalı bir havârî olmaya vâbestedir. Yani, yolu ve yönü hak olduktan
sonra, herkese ve her düşünceye arka vermek; her hamleyi alkışlamak ve her
fedâkârlığa temennâ durmakla mümkündür. Bana öyle geliyor ki, asırlık
yaralarımızın sarılmasında, bundan daha tecrübe edilmiş bir ilaç ve daha
objektif bir usûl bulmak da, bugün için hemen hemen imkânsız gibidir.
Ne acıdır ki, bütün bunlara rağmen bizler, yıllardan beri, omuzlarımızı
çökertircesine, boynumuza çullanmış yığın yığın vebâllerin altından
sıyrılıp çıkmayı, bir perşembe akşamı merasimine bağlayarak, tevbe adına
zahmetsiz ve ucuz yollar aramaktayız! Oysaki, ferdî günahlar için, böyle
kestirmeden bir sıçrayış ve nedâmet yetse bile, toplumla alâkalı
cürümlerde, daha sahici, daha özlü irkilmeye, silkinmeye ve kendini
yenilemeye ihtiyaç vardır.
http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/gunahlar/gunah.ve.tevbe/a7184.html
-----------
Namaz, Zikir ve Tevbe Buudu
Zikir, mümini Allah’a en seri şekilde yaklaştıran bir ibadet ve gaflet
bulutlarını dağıtan en tesirli bir rüzgârdır. Zikir; anma-hatırlama ve
insanın hayatı duyarak yaşaması ya da varlığın koridorlarında gezerken
hemen her nesneden Allah’a ait bir mesaj alması demektir. Bu mânâda zikir
ile namaz arasında sıkı bir irtibat söz konusudur. Hatta diğer
ibadetlerdeki zikir, namazdaki zikrin yanında ancak, tâli bir mübarekiyeti
hâizdir. Zaten o ölçüde Allah’ı hatırlatacak ve insanın görme, düşünme,
anlama ve değerlendirme ufkundan gafleti izale edecek başka bir ibadet
olsaydı, Allah, namazın yerine o ibadeti emir ve tavsiye buyururdu.
Namaz, zatında potansiyel olarak hatırlatıcı bir güce sahiptir. Kur’ân-ı
Kerim, “ve ekimi’s-salate lizikrî; Beni hatırlamak için namaz kıl”
âyetiyle bu hakikati hatırlatır. Evet, âyette de ifade edildiği gibi
hatırlama (zikir) ile namaz arasında sıkı bir münasebet vardır. Namazın
bu ölçüdeki öneminden ötürü Kur’ân’da Allah (cc), günde beş vakit namazı
sık sık vurgulamıştır.
Oruç, gizli bir ibadettir ve oruçlu bir kimsenin oruçlu olduğunu kimse
bilemez. Vakıa oruç, gizliliğinden ötürü nezd-i ulûhiyette de ayrı bir
hususiyet arz eder ki, Allah (cc), onu da kudsî bir hadisiyle tebcil
ederken, “Oruç Bana aittir ve mükafatını da Ben veririm.” buyurur. Ancak
eğer Allah (cc), oruçta da namazdaki zarurî temadî söz konusu olsaydı,
bize savm-ı Davud gibi gün aşırı oruç tutmayı farz kılardı. Bu itibarla
denebilir ki, namazın bu çok güçlü hatırlatma tesiri, kat’iyen başka bir
ibadette mevcut değildir. Belki cuma namazı veya hac gibi küllî
ibadetlerde böyle güçlü bir tesirden söz edilebilir ve bunların
hatırlatıcılığı önemli seviyede bir zikir sayılabilir. Ancak, bunlar dahi
namaz gibi her gün ve aynı zamanda günde beş defa olmadığı için namazın
yerini tutmaları mümkün değildir.
Namaz, insanları günahlardan arındıran ve ondaki isi-pası temizleyen bir
kurna gibidir. Her gün onda beş defa yıkananlar günahlarından arınır ve
tertemiz hale gelirler. “Gündüzün her iki tarafında ve gecenin
saçaklarında (gündüze yakın olan saatlerinde) namaz kıl! Muhakkak ki,
iyilik kötülükleri giderir. İşte bu, (Allah’ı) ananlar için bir
hatırlatmadır.” âyeti, bu gerçeği delillendirmektedir. Bu âyetten
anlaşılan şey, kılınan her namazın, yekûn bir hasenat teşkil etmesi ve bu
hasenatın seyyiatı silip süpürüp götürmesidir. Ayrıca âyet-i kerimenin
sonunda, “Zâlike zikrâ li’z-zâkirîn; İşte bu, Allah’ı ananlar için bir
hatırlatmadır” denilerek, namazın hatırlatıcı gücü bir kere daha
nazarlara verilmektedir.
Zikir ile namaz münasebetini bu şekilde tesbit ettikten sonra, tevbe ile
namaz arasındaki irtibata gelince; tevbe, kişinin Allah’a yönelmesi ve
kendi içini Allah’a (cc) açıp dökmesidir. Tevbe, Allah’ın, bizim
mahiyetimize dercettiği günahlarla deformasyona uğrayan temiz ve latif
duygularda, yeniden bir yapılanma meydana getirme ameliyesidir.
Her günah işleyen insan, sevaptan yüzünü çevirip küfre doğru bir adım
atmış sayılır. Evet Üstad Hazretleri’nin de ifadeleriyle “Her günah
içinde küfre giden bir yol vardır.” Öyleyse her günah işleyen, bir adım
Allah’tan uzaklaşmış ve bir adım da şeytana yaklaşıyor demektir. Tevbe ile
insan, “Eyledim hadsiz günah, nihayet tasmalı boynumla döndüm sana İlâhî”
diyerek, tekrar Allah’a dönmüş olur ki, böyle bir insan aynı zamanda
seyyiatını da hasenata çevirmiş sayılır. Üstad’ın yaklaşımı ile tevbe,
insanı sürekli kötülüklere açık olan kabiliyetlerini, hayra tevcih
etmektedir ki, bu da potansiyel olarak insanın hayır yapması demektir.
İşte namazda da bu durum söz konusudur. Zira namaz, insanda gerçek mânâda
bir tevbe şuuru meydana getirir. Her ne kadar insan, günde beş defa kavlî
olarak tevbe etmese bile, onun kılmış olduğu namazlar, fiilî bir tevbe
yerine geçmektedir. Kaldı ki, namazda okunan evrad u ezkarda, tevbe-istiğfar
mânâsı taşıyan birçok dua ve âyetler vardır. Mesela; mümin namaza,
“Allahu ekber” sözüyle başlamaktadır. Allahu ekber’le başka işlerden
kopma ve kesilme adına âdeta eldeki fikir ve şuur balyozu malâyanî
şeylerin üzerine indirilmekte ve Allah’a (cc) teveccüh edilmektedir.
Evet namazda, masivadan kopma ve Hakk’ın davetine icabet edip, O’na
yönelme söz konusudur. Ne var ki, böyle bir teveccühü, herkes ancak kendi
kamet-i kıymetine göre gerçekleştirebilmektedir.
Daha sonra “Subhanekallahümme ve bihamdik” gelir ki, bu, makam-ı cem’in
ifadesi bir sözdür. Subhaneke, “Şu varlık içinde Sana şerik koşulabilecek
hiçbir şey yoktur. Sen, zatında, sıfatlarında ve icraatında teksin. Ne
benim ef’alim, ne de kâinatta cereyan eden hadiseler, Sen’den başkasına
verilemez. İşte ben, böyle bir şirk düşüncesine sırtımı dönüyor, Seni
tesbih ve takdis ediyorum” demektir.
Ve bihamdik, “hamd yalnızca Sana mahsus” anlamına gelir. Subhaneke sözünde
Cenâb-ı Hakk’ı bütün noksanlıklardan tenzih ederek, vâhidî tecelliye
karşı tam bir ubudiyet ortaya koyma mânâsı, böyle bir tenzih ifadesinden
sonra gelen ‘Ve bihamdik’le insan, “Ben, bu mânâyı ihata edemem ama Sen,
bana bunu duyuruyorsun. Zira Sen bunları bana duyurmazsan ben duyup
hissedemem. Öyleyse ben Sen’i bir taraftan tesbih ederken, aynı zamanda
hamdle medyuniyet ve şükranlarımı da sadece Sana takdim ederim demektir.
Ve tebareke’smük, “Senin ismin bereket kaynağıdır. Benim gibi boynu
tasmalı, ayağı prangalılara, o engin hazinenden bir şeyler versen ne
çıkar! Zira Sen, Seni inkâr edip, şirke koşanlara bile nice nimetler
bahşediyorsun. Ben de bütün günah ve inhiraflarıma rağmen, Sana teveccüh
ederek, Senin bereket kaynağı mübarek ismine sığınıyor ve Alvar İmamı
edasıyla; Kerem kıl, kesme Sultanım keremin bînevâlerden, / Kerem kesmek
yakışır mı Keremkâne gedâlerden.” diyerek huzurunda inim inim inliyorum,
demektir.
‘Ve teâlâ ceddük’te, “Senin şanın mütealdir. Nitekim Sultana sultanlık,
gedaya da gedalık yaraşır. Ben çok düşüp kalkmış olabilirim, ancak şimdi
iki büklüm olup kapına geldim; zira Sen’den başka gidecek melce ve menca
yoktur.. ve bu mülâhazada; evet günah bana yaraşmaz doğru, fakat af da
Senin şanındır” mânâsı vardır.
‘Ve lâ ilâhe ğayruk’ ise, “Başkasına nasıl dönebilirim ki; Sen’den başka
Mâbud u bi’l-hak ve Maksud u bi’l-istihkak yoktur” demektir.
Evet, namazda Allahu ekber’den başlayıp selam verene kadar hep böyle tevbe
yörüngeli bir teveccüh söz konusudur ve işte bu teveccüh zamanla kulu,
adım adım ihsan yamaçlarına doğru götürebilir...
http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/prizma/perspektif/a743.html
Tevbe-i Nasuh Nedir?
Tevbe-i nasuh ile alâkalı bir âyette inanan insanlar muhatap alınıyor ve
şöyle deniyor: “Ey iman edenler! Kendi nefsiniz hakkında hayırhahlık
düşüncesiyle Allah’a tevbe edin” (Tahrim/8).
Ayette üzerinde durulması gereken üç kelime var. Bunlar sırasıyla: İman,
tevbe ve nasuh kelimeleridir.
Birinci kelime imandır. İman, İslâm’ın bütününü dil ile ikrar kalb ile
tasdik etmek, demektir. İnanılması gereken meselelerin hepsine inanmadıkça
insan iman etmiş sayılamaz.
Bizim için mühim olan imanın şer’i manâsıdır. Bununla beraber “İman”
kelimesinin lügat manâsı nazara alınacak olursa, her iman eden insan
Allah’ın teminatı altına girmiş olur. Evet, dünyada, dağlar gibi
hadiselerin altında kalıp ezilmekten; ahirette ise dünyanın en büyük
musibet ve belasına rahmet okutacak kadar dehşet verici azabın pençesine
düşmekten, insan ancak imanı sayesinde kurtulur ve emniyete erer.
İkinci kelime tevbedir. Tevbe kişinin kendini yenilemesi ve bir
iç-onarımdır. Yani, saptırıcı düşünce ve davranışlarla bozulan kalbî
muvânezeyi, yeniden düzene koyma uğrunda, ferdin, Hakk’tan Hakk’a kaçması,
daha doğrusu, O’nun gazabından lütfuna, hesabından rahmet ve inâyetine
sığınmasıdır tevbe.
Tevbeyi, günah duygusuyla, benliğin bir hesaplaşması şeklinde tarif etmek
de mümkündür. Yani, nefsin, hayatı sorumsuzca sevk ve idaresine karşı,
benlik ve iradenin, yüce dağlar gibi, günahların karşısına dikilip ona
geçit vermemesidir tevbe.
Günah, muvâzenesizce bir çukura yuvarlanıp gitmekse, tevbe, usûlüne göre
bir hamlede hoplayıp oradan dışarıya çıkmaktır. Diğer bir ifade ile,
günah; vicdanın muvakkat bir murakabesizliğinden, rûhun aldığı yara ise,
tevbe; kalbin, sürekli bir ızdıraba düşmesi ve çok ciddî olarak kendi
kendini kontrole koyulması ve böylece duyguların yeniden fer ve kuvvet
kazanmasıdır.
Günah, insanda şeytanın hâkimiyeti ve nefsin tesiriyle olduğuna göre,
tevbe, şeytana karşı duyguların müdafaası ve ruhtaki âhenksizliği,
dezarmoniyi düzenleme gayreti demektir.
Günah, erozyonlarının; ruhu törpüleyip aşındırmasına karşılık tevbe, gönül
zeminini, düşünce ve sözlerin en güzeli “kelime-i tayyibe” ile
çimlendirmek ve o erozyonların tahribatını önlemektir. Gözlerin döne
yazacağı, yüreklerin hoplayacağı gün gelmeden, yürekleri hoplatan tevbe
gayreti ne mübecceldir! Keşke onu, her günahın açtığı gediği kapatacak
seviyede, âh u eninlerle yapmaya muvaffak olabilseydik!
İnsanlar dünyaya günahsız ve masum olarak gelirler. Hiçbir eğrilikleri
yoktur. Fıtratın bu temiz ve doğru yolundan ayrılan insanlar, kendilerini
kuvve-i inbatiyesi olmayan bir toprağın bağrına atar ve orada çürürler.
Evet, günahlar insanları, yolun kenarına atıp çürüten faktörlerdir.
Günahtan sonra insanın yeniden rücûu hakkında bir ayette “Ve enîbu ilâ
rabbiküm ve eslimû.” (Zümer/54) “Allah’a inâbe edin (döndüm-geldim) deyin,
Allah’a teslim olun” buyuruluyor. Öyleyse tevbe, insanın bazen günahlarla
temizliğini yitirince, hemen temizlenip asliyetine dönmesidir. Nitekim bir
hadis-i şerifte buyuruluyor ki: “İnsan günah işleyince, kalbinde bir siyah
nokta belirir. Tevbe ile hemen onu silmezse, o nokta kalbinde öylece
kalır. Sonra ikinci bir günah işlerse, kalbinde bir nokta daha belirir.”
Yani günah işleme fikri artık onun dimağında gelişmiş olur. Nasıl ki
merdivenin ilk basamağına adım atan bir insan, ikinci basamağa adım atma
fikrine de hazırlanır. İkiye atan, üçe çok rahat adımını atar ve bir kere
günah istikametinde perdeyi yırtınca -Allah korusun- artık sıkılmadan,
haya etmeden, peşi peşine çok günahlar işleyebilir.. ve günah
merdivenlerinden aşağıya, gayyaya doğru gitmeye başlar. Onun için yine
büyük bir söz sultanı diyor ki: “her bir günah içinden küfre giden bir yol
vardır.” Tevbe, bu yolları tıkama, aşağıya doğru atılan adımı değiştirme,
insanı Allah’a götüren helezona girdirme ve Allah’a yükseltme gayretidir.
Tevbe şaşmışlıktan, yoldan çıkmışlıktan sonra, tekrar dönüp-gelip sahibini
bulmadır. Onun içindir ki; Efendimiz Buhari ve Müslim’deki bir
hadislerinde bu dönüşü şu şekilde anlatmaktadır: “Allah kulunun
tevbesinden sonsuz derecede memnun ve mesrûr olur. Şöyle ki, bir insan
çölde yolculuk yapıyor. Bütün azığı, eşyası ve suyu üzerinde olan devesi
onu bırakıp kaçıyor. Adam sağa-sola koşuşup devesini arıyor; fakat sonunda
yorgun ve ümitsiz bir halde bir ağacın altında uyuya kalıyor. Gözlerini
açtığında bir de ne görsün; devesi, üzerindeki eşyasıyla beraber başucunda
durmaktadır. Adam sevincinden öyle hale geliyor ki, Cenab-ı Hakk’a
şükrederken yanlışlıkla, “Ben Senin rabbin, Sen de benim kulumsun” diyor.
İşte tevbe eden kulu karşısında Cenab-ı Hakk’ın ferahı bu adamınkinden
daha fazladır.”
Elbette ki Hadiste geçen “ferah” tabirini, bizim anladığımız manâda ve
bizim ölçülerimiz içinde Cenab-ı Hakk’a izafe ve isnad edemeyiz. O’nun
ferahı istiğna-ı mutlakına uygun bir ferah-ı mukaddestir ki, biz onun
keyfiyetini idrakten aciziz. Bununla beraber, kulun tevbesi, Cenab-ı
Hakk’ı işte bu şekilde memnun etmektedir. Ve bizim için mühim olan da bu
manâyı anlamaktır.
Tevbenin iki yönü vardır. Bunlardan birincisi bize, ikincisi ise Cenâb-ı
Hakk’a aittir. İşte bu manâ içindir ki, Efendimiz: “Men tâbe tâbellah”.
“Tevbe edene Allah da tevbe eder.” buyuruyor. Bizden tevbe Allah’a
dönmektir. Allah’ın tevbesi ise rahmetiyle bize teveccüh buyurup, kapısını
yeniden açmasıdır. Biz yoldan çıkmakla, Allah’ın bize bakan bütün
pencereleri kapanmış, bütün menfezleri de tıkanmış oluyor. Sonra da
pişmanlık duyuyor ve: “Neden yaptık? Niçin fıtratımıza zıt bir yola
girdik?” diyoruz. Biz içimizden kendimizi düzeltmeye başlarken ve nedamet
hissiyle çırpınıp bir metafizik gerilime geçerken, birdenbire bakıyoruz
ki, kapılar-menfezler bize yeniden açılmaya başlanmış. Birincisi bizim
tevbemizdi. Yani o, bir niyet, bir düşünce ve bizi kıvrandıran bir
nedametti. İkincisi de Allah’ın tevbesi. O da bize kapıyı ve menfezleri
açtı ve “Kullarım Ben sizi unutmadım, terk etmedim, siz Beni
hatırladığınız sürece; ahd-ü peymanınızı elli defa dahi bozsanız Beni
burada bulacaksınız.” dedi. Evet, O Erhamürrahimindir. Ne yaparsak yapalım
dilimizden: “Ya Erhamerrahimin irhamna ya Gafûr ya Gaffar veğfirlenâ
zünûbenâ ve tecavez ann seyyiatinâ” demeyi düşürmemeliyiz.
Üçüncü kelime “Nasûh”dur. Nasuh, “faûl” vezninde ism-i fail bir kelimedir.
Mübalağa ifade eder. Çok ciddi hayırhahlık, nefsine nasihat edicilik
demektir. O, nasihat ile aynı kökten gelir. Nasihat, bir insanın iyi
düşünmesi, iyi görmesi, başkalarının iyiliğini istemesidir. “Eddînü
ennasîha” “Din, nasihattir.” derken, başkaları hakkında hayırhah olarak
hareket etmek kastedilmektedir. Yoldan sapmasınlar diye insanların
ellerinden tutma, Allah’ı, Peygamberi anlatma, bunun icabıdır. Bugün,
İslâm’a hizmet eden güzide Müslümanlar, nûranî kadro, Hz.Mesih’in dilinde
“kudsiler ordusu” diye isimlendirilmektedir. Zuhur eden hadiseler
karşısında gök parça parça üzerlerine dökülse, yer şak şak olup açılan
korkunç kraterleriyle onları yutmaya çalışsa, yine de İslâm’a hizmet eden
bu kudsiler, dine sahip çıkacak ve elinde kor taşıyan yiğitlerin ruh
haletiyle kendilerine düşen vazifeyi bir lahza hatırlarından
çıkarmayacaklardır.
Evet, Allah’ı, Resûlü'ne, Kur’an’ı, İslâm’ı ve mübarek dinimizi anlatma,
itminansız gönüllere itminan kazandırma, ahiret ümidi adına her şeyi
kaybetmiş insanların vicdanında yeniden ahiret duygusunu tüttürme ve
insanların gönüllerinde cennetin binlerce sene hayatı bir dakika rüyeti
cemaline mukabil gelmeyen Cenab-ı Hakk’ın cemalini görme arzusunu
mayalama.. işte bunların hepsi hayırhahlıktır. Ve bunların hepsine bir
çırpıda, Efendimiz “En nasîha” buyuruyor. Ve sonra da “Dinin ruhu
nasihattir” diyor. Nasûh yukarıda da söylediğimiz gibi, çok hayırhah
demektir. İnsanın en fazla hayırhahlığı da kendi nefsine olmalıdır. Kişi
en başta nefsini bütün kötülüklerden korumalıdır. Nefsin korunması, temel
hukukun beş prensibinden bir tanesidir. İnsan nefsini yani kendisini
içkiden, zinadan, küfre ve dalâlete girmeden koruyacaktır. Bu korumalardan
her birisi “Usul-ü hamse”den biriyle alakalıdır. İnsan nefsini cehenneme
layık bir hatab haline gelmekten muhafaza etmelidir. Eğer odun gibi
yaşarsa, odun gibi haşrolur, odunların gideceği yer de bellidir. Kur’an;
“İnnehüm hatabü cehennem.” “Onlar, cehennemin odunlarıdır.” diyor. Böyle
olunca, her insanın nefsine karşı hayırhahlığı, günahlara karşı çok
dikkatli, titiz ve hassas olmasıyla mümkündür. İnsan nefsi için o kadar
hayırhah davranmalıdır ki, “Allah onu bir kere küfür ve dalâletten
çıkardıktan sonra, küfre ve dalâlete dönme, ona cehenneme girmekten daha
ziyade ızdırap verici olmalıdır.”
Bununla beraber insan yine sürçüp kayabilir. Böyle bir durum karşısında da
o hemen akıl ve vicdanını harekete geçirerek, “Ben Allah’tan kopmakla bu
hâle geldim. Öyle ise, ancak O’na yeniden bağlanmakla bu durumdan
kur-tutabilirim.” diyecek ve Cenab-ı Hak’la olan irtibatını
kuvvetlendirmeye çalışacaktır. Onun bu cehdi, nasûh tevbenin bir yanını
teşkil etmektedir.
Onun diğer yanı da şudur: İnsan bir daha eski günahlarına dönmeyerek,
nefsi hakkında hep hayır düşünmüş olmalıdır. İnsan nasıl evlatlarının
istikbâlleri hakkında hep hayır düşünür, onların iyi olmasını ve
yükselmelerini diler, öyle de kendi hakkında da hep iyi şeyler
dilemelidir. Onun için de, daha işin başında günahlara girmemeye azimli
olmalı ve günahları açısından nefsini ele alırken, kendisinin Allah’tan
uzaklaşmasını affedilmez çok büyük bir cürüm ve kapatılmaz bir uçurum
olarak kabul etmelidir ki, böylece nasûh tevbe yapmış sayılsın. Allah (cc)
bu zâviyeden buyuruyor ki: “Tûbû ilallahî tevbeten nasûha” Yani siz,
imanınız sayesinde, emniyet zemininde bulunuyorsunuz evet, iman
etmişsiniz, gözünüz açılmış, akı-karayı birbirinden tefrik eder duruma
gelmişsiniz; sonra Allah’a güvenmiş ve dayanmışsınız. Bu bakımdan, şayet
sürçseniz yada bir an yoldan inhiraf etseniz, katiyyen ye’se (ümitsizlik)
düşmemelisiniz; zira ye’se düşmeyi gerektiren hiçbir şey yok; çünkü Allah,
şirkten başka her şeyi mağfiret edeceğine söz vermiştir (Nisa/84). Öyleyse
düştüğünüz yerde kalakalmamalısınız; hemen harekete geçip, Allah’a
yönelerek, eski günahlara da nedamet edip; kendinizi yeniden bulmaya
çalışmalısınız ki, zannediyorum “tevbe-i nasûh” denen müstesna yöneliş de
bu olsa gerek. Ayrıca, bu tevbe için şu şartları öne sürmüşlerdir:
Birincisi: İşlenen günah kul hakkıyla alâkalı ise, evvelâ o hak sahibine
verilmeli ve ondan helallik dilenilmelidir.
İkincisi: Bir daha aynı günaha dönmemek üzere ciddi ve kesin bir
kararlılık içinde olunmalıdır.
Üçüncüsü: O günahla tevbe arasında ikinci bir günah işlemeye vakit
bırakmamalı, yani elden geldiğince günahlar beş dakika bile tevbesiz
kalmamalıdır.
Tevbenin bir başka buudu da şudur: Günah, ruhta bir ızdırap şeklinde
duyulmalı, vicdan da o günaha karşı bir nefret, bir tiksinti ve bir
ürperti hissetmelidir. Bir insan, işlediği günahlar karşısında hasta
olmuyor ve ızdırap çekmiyorsa, alışa geldiği gibi ağzıyla tevbe etse dahi,
onun yaptığı tevbe değil, sadece bir merasim ve yararsız bir kaç söz
söylemekten ibaret kalır. Tevbe, vicdanın duyduğu nedamet ve bu nedametle
insanın iki büklüm olmasıdır. Dil ile söylemek ise, sadece böyle iki
büklüm olmuşluğa kavlen iştirak ve bir tercümanlıktır. Evet, tevbe ancak
ızdırabın terennümüdür. Ne varki bu terennümü de yine Sahib-i Şeriat’tan
öğreneceksin. Yani nedamet ve ızdıraplarını Resulullah’dan öğrendiğin
şeylerle soluklayacaksın: “Esteğfirullah el-azîm el-kerîm ellezi lâ ilâhe
illahu tevbete abdin zalimin layemlikü linefsihi mevten velâ hayaten vela
nüşurâ” “Tevbe ve istiğfar ediyorum. Öyle bir kul, bir bende, bir
tasmalının tevbesi gibi tevbe ediyorum ki, kendi kendine, ne dirilebilir,
ne ölebilir, ne hareket edebilir, ne yatabilir, ne kalkabilir. İşte ben
böyle acizlerden aciz bir zavallı; Sana günah ve zulümlerimden dolayı
tevbe ediyorum.” Allah Resûlünden mervi bir hadiste, tevbe ve istiğfardan
önce iki rekat namaz kılmaktan, sonra da tevbe edenin başını yere koyarak
tam konsantre olup, Rabbin rahmetiyle münasebete geçeceği ana kadar,
secdede “Ya Hayyu ya Kayyûm bi rahmetike esteğîsü eslihlî şe’ni külleh
velâ tekilni ilâ nefsi tarfete ayn” “Ey Hayy-u Kayyum, benim her halimi
ıslah eyle, Sen beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsimle başbaşa bırakma”
gibi dualardan da söz ediliyor. Yani içteki nedametin bu sözlerle
soluklanması tavsiye ediliyor. Bu mevzuda yine Efendimiz’den (asm) şeref
südûr olmuş, sabah akşam okunan ve “seyyid-ül istiğfar” diye bilinen bir
dua daha mervidir ki oda: “Allahümme ente rabbî, lâ ilâhe illâ ente
halaktenî ve ene abdüke ve ene ala ahdike ve va’dike mesteta’t euzü bike
min şerri ma sana’t, ebûu leke bini’metike aleyye ve ebûu bizenbi feğfirli
feinnehu leyağfiruzzunûbe illa ent” istiğfarıdır. Seleften bazıları,
“ente” kelimesinin sonuna “Ya Gaffar, Ya Gafûr” isimlerini de ilave
etmişler. Bunlar, Efendimiz’den mervi olanlar arasında olmasa da
Rabbimizin iki mübarek ismini şefaatçi yaparak Allah’a teveccüh etme
mânâsında çok güzeldir.
Evet tevbe, kalbin nedamet ve ızdırap duymasıdır. Biz böyle bir ızdırabı,
tevbe ve istiğfarda kullanılan kelimelerle eda ettiğimiz sürece makbuldür.
Ancak, içimizde günaha karşı hiçbir ızdırap duymadan, dilimiz:
“Estağfirullah estağfirullah el azîm el kerîm ellezi lâ ilâhe illahü el-hayyel-kayyum
ve etubü ileyh.” veya “Elimle, dilimle, ağzımla, gözümle, kulağımla
işlediğim her günahtan tevbe ettim, pişman oldum..” diyor fakat duygu ve
düşüncelerimiz bu kelimelere refakat etmiyorsa ve içteki dalgalanmalar
soluklarımızı kesecek kadar ağırlıklarını hissettirmiyorsa, boşuna
uğraşıyoruz demektir. İnsan hiç olmazsa Allah karşısında günahlarını ifade
de, vicdanından gelen sesleri soluklamalıdır. Evet tevbe ve istiğfar
ederken şaka ve merasim yapmıyor, herhangi bir folklörü icra etmiyoruz.
Bilakis Allah karşısında gerçekten işlediğimiz bir günahtan gerçek bir
nedamet duygusunu Allah’a takdim ediyoruz.
Ve son olarak burada şunu da arz edeyim: Camilerde yapılan nikah ve iman
tecdidi gibi, aslı esası olmayan, ve bir mânâ ifade etmeyen sözlerin
mü’minlere kazandıracağı hiçbir şey yoktur. Hele nikah gibi, ciddi bazı
esaslara bağlı bir mesele de, “İnnî üridü en üceddidel-imane vennikahe”
demek sadece bir tevbe olarak değil söz, dil kaideleri bakımından da
tenkide açıktır. Çünkü adam: “Ben nikahımı ve dinimi yenilemeyi
düşünüyorum.” diyor. Yenilediğini de söylemiyor. Yani, düşünüyorum ilerde
yenileyebilirim, demek istiyor. Allah korusun, bu çok tehlikeli bir
ifadedir. Çünkü bir insan, bilerek veya bilmeyerek kelime-i küfrü telaffuz
etmişse hemen anında tecdidi iman etmesi lazımdır. Bunun yegane çaresi
vicdanından gelerek, işlediği bütün günahlara, ciddi bir hissi nedametle
arkasını dönüp “Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden
abdühü ve Rasûlüh.” demektir. Bunun ise tehire tahammülü yoktur.
Müslümanları boş şeylerle avutmak faydasızdır. Ciddi tevbe edelim. Her
hata ve her sürçmelerimizden ürperelim ve Allah’a yönelelim. Bütün bunları
yaparken de Allah Resulü’nün talim ve irşad daireleri içinde kalmaya
çalışalım.
http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/asrin.getirdigi.tereddutler/a615.html
----------------
GÜNAH VE TEVBE
Günah bir iç çöküntü, bir terslik ve fıtratla zıtlaşmadır. Günaha giren
kimse, kendini, vicdânî azaplara ve kalbî sıkıntılara bırakmış bir
talihsiz ve bütün rûhî meleke ve kabiliyetlerini şeytana teslim etmiş bir
zavallı ve talihsizdir. Bir de o günahı işlemeye devam ederse, bütün bütün
ipi elden kaçırır ve artık, ne bir irade, ne bir direnme, ne de kendini
yenilemeye mecâli kalmaz.
Günah, âheste âheste eser insanın içine ve nefsi, bir meltem okşayışıyla
okşayarak, gider taht kurar onun gönlüne. Sonra da, insanın duygularını
öylesine baskı altına alır ki, gayri ondan kurtulmak, kuvvetli bir azim ve
gaybî bir inâyet eline kalmıştır. Bundan daha kötüsü de, insanoğlu, içine
daldığı günahlarla, kendinden o denli uzaklaşır ki, his dünyasında en ufak
bir kıpırdanma ve gönül âleminde en küçük bir duyarlılık kalmamış olmasına
rağmen, o, kendinde olup biten bu kadar değişikliklerden habersiz ve
ruhundan kopan feryatlara karşı alâkasızdır.
Adem Nebî (as), şahsî hayatında açtığı böyle bir gediği, ceyhûn ettiği
gözyaşlarından meydana getirdiği ummanlar içinde, yüze yüze aşabilmişti.
Şeytan ise, baş aşağı düştüğü o günah gayyâsından kurtulamamış ve helâk
olmuştu.
Günah, iradenin yüzüne atılmış bir tükrük ve rûha içirilmiş bir zakkumdur.
Günahtan zevk alan insan, ne sefîl; günahla ruhunu dinamitleyen insan ne
hoyrattır..!
Günah, insana bahşedilen bilumum istidat ve yüce duyguları söndüren bir
fırtına ve kalbî hayatı çepeçevre saran zehirli bir dumandır. Bu fırtınaya
marûz kalan kurur; bu zehirli havayı teneffüs eden de ölür.
İnsan, günah içine bir kere girmeye dursun; girdi mi, artık ne ölçü, ne
kıstas, ne de değer hükmü kalır. Bir uçağın, baş aşağı yere inmesinde, yer
çekiminin hesaba katılmaması ve fıtrat kanunlarının affetmeyeceği çizgiye
varılması ne ise, hikmet elinin koyduğu yasaklar atmosferine girmek de
aynı şeydir.
Yığın yığın günah vardır insanın geçip gittiği yollarda. Bu yollarda,
birer kobra gibi gözetler insanoğlunu günahlar... Birinden kurtulması
mümkün olsa bile, diğerlerine kendini kaptırmadan yoluna devam etmesi, bir
hayli müşküldür. Polat gibi sağlam irade gerektir ki, aşılsın bu yollar.
Yoksa diferansiyeli bozuk bir araba ile, en sert virajları aşma gibi
olacaktır ki, bir çukurda gidip "ârâm" edeceğini şimdiden söylemek,
herhalde kehânet sayılmaz.
Çeşit çeşittir günahlar. Başta gelenleri, en doğru sözlünün beyanında, şu
ürpertici diziyle çıkar karşımıza: Yaratıcı'ya eş ve ortak koşmak; haksız
yere cana kıymak; anne ve babanın hukukunu çiğnemek, yalan yere şahâdette
bulunmak; cepheden kaçmak; iffetlilerin iffetiyle oynamak vs... Bunlar,
insanın düşünce dünyasına, iç hayatına, âile ve topluma karşı öyle
inhiraflarıdır ki, vaktinde önü alınmazsa, âile de yıkılır gider, toplum
da.
Evet, tevhitle iç âlemini düzenleyememiş, yükselip içtimâî hayata
girememiş güdük ruhlardan, hem âile, hem toplum, hem de vatan çok
sakınmalıdır. İç âlemi, isten, pastan görünmez hâle gelmiş ve derûnunda
ak'ın kara'ya karıştığı bu talihsizler, bugün olmasa yarın, yurdu da
yuvayı da kundaklayacaklardır. Dünden bugüne, bu gözü ve kalbi
mühürlülerin, hıyânet ve ihanetleri, hiç de küçümsenmeyecek kadar çok
olmuştur.
Nesilleri, inançtan, düşünceden, hak ölçüsünden ve istikametten mahrum
birer yeniçeri yığını hâline getirip, milletin nefsine, nesline, dinine ve
malına saldırtmak büyük günahtır. Sonra, bu azgınlaşmış ruha ceza
veriyorum diye, kazanlarda yeniçeri ve Bektâşî kellesi kaynatmak da, en az
onun kadar günahtır.
Günahtır, nesilleri ihmal etmek. Günahtır, onların kalplerini ruhlarını
inançsız ve itminânsız hâle getirmek. Günahtır, onları geçmişine ve köküne
düşman yapmak.
Bütün bunlardan daha büyük bir günah vardır ki; o da, ortalığı yangına ve
sele veren bu büyük mücrimlerin, edip eylediklerini günah bilmemeleridir.
Evet, Allah ve tarih karşısında affı kabil olmayan tek günah varsa, işte o
da budur: Günahın günah olduğunu bilmeme, günahtan ürpermeme günahı...
Toplumumuzu içten içe kemiren bu binbir günahın başbuğu, vicdanla sezilip,
muhâsebenin demir pençesine teslim edileceği âna kadar, milletin, kendi
kendini yenilemesinden ve hattâ yaşamasından söz etmek oldukça zordur.
Günahlar çeşit çeşit ve tevbeleri de başka başkadır. Millî vahdetin
zedelenmesi büyük bir günahtır. Buna göre bu cürmü işleyen kimse, hem Hakk
katında hem de halk katında en büyük mücrim sayılır. Binaenaleyh, böyle
bir günahın tevbesi de, ancak, altı üstüne getirilmiş heyet-i içtimaiyenin
eski sıhhat ve birliğine kavuşturulmasıyla kâbil olacaktır, yoksa içtimâî
bünye korkunç hafakanlar içinde, güm güm gümlerken, onu bu hâle
getirenlerin, "nâdim ve pişman oldum" demeleri, sadece bir aldanma ve
aldatmacadır. Evet, böyle bir günahın tevbesi, ancak, toplum içine
saçılmış olan bölücü, parçalayıcı sapık düşüncelerden dönüldüğünü,
milletin her ferdine avaz avaz ilân etmekle olacağından, sırf gizli
nedametlerle affedileceğini ummak bir aldanmadır. Ve dolayısıyla da, iç
çekişmeler sürüp gidecek; ve toplumdaki zaafların, gevşekliklerin,
dağınıklıkların davetiyle gelen dış baskı ve tazyikler de arttıkça
artacaktır. Zira, bir toplumun dirlik ve düzeni, yani ilahî tevfîkin
onlarla beraber olması, ancak ve ancak o toplum fert ve hiziplerinin
anlaşıp uzlaşmalarına, hiç olmazsa birbirleriyle sulh olup ihtilâfa
düşmemelerine bağlıdır. Aksine, birbirine düşmüş ve dolayısıyla içtimâî
ufku ihtilâflarla kararmış bir milletin, toptan tevbe etmesi lâzımdır.
Böyle bir tevbe de, sevgide, afta, müsamahada "Rûhullah"ın
bağışlayıcılığına vefalı bir havârî olmaya vâbestedir. Yani, yolu ve yönü
hak olduktan sonra, herkese ve her düşünceye arka vermek; her hamleyi
alkışlamak ve her fedâkârlığa temennâ durmakla mümkündür. Bana öyle
geliyor ki, asırlık yaralarımızın sarılmasında, bundan daha tecrübe
edilmiş bir ilaç ve daha objektif bir usûl bulmak da, bugün için hemen
hemen imkânsız gibidir.
Ne acıdır ki, bütün bunlara rağmen bizler, yıllardan beri, omuzlarımızı
çökertircesine, boynumuza çullanmış yığın yığın vebâllerin altından
sıyrılıp çıkmayı, bir perşembe akşamı merasimine bağlayarak, tevbe adına
zahmetsiz ve ucuz yollar aramaktayız! Oysaki, ferdî günahlar için, böyle
kestirmeden bir sıçrayış ve nedâmet yetse bile, toplumla alâkalı
cürümlerde, daha sahici, daha özlü irkilmeye, silkinmeye ve kendini
yenilemeye ihtiyaç vardır.
Günah, muvâzenesizce bir çukura yuvarlanıp gitmekse; tevbe, usûlüne göre
bir hamlede hoplayıp oradan dışarıya çıkmaktır. Diğer bir ifâde ile günah;
vicdanın muvakkat bir murâkabesizliğinden, rûhun aldığı yara ise; tevbe,
kalbin, sürekli bir ızdıraba düşmesi, ve çok ciddî olarak kendi kendini
kontrole koyulması ve böylece insanî duyguların yeniden fer ve kuvvet
kazanmasıdır.
Günah, insanda şeytanın hâkimiyeti ve nefsin tesiriyle olduğuna göre,
tevbe, şeytana karşı duyguların müdafaası ve ruhtaki âhenksizliği,
dezarmoniyi düzenleme gayreti demektir.
Günah erozyonlarının, ruhu törpüleyip aşındırmasına karşılık tevbe, gönül
zeminini, düşünce ve sözlerin en güzeli "kelime-i tayyibe" ile
çimenlendirmek ve o erozyonların tahribatını önlemektir. Gözlerin döne
yazacağı, yüreklerin hoplayacağı gün gelmeden, yürekleri hoplatan tevbe
gayreti ne mübecceldir.! Keşke onu, her günahın açtığı gediği kapatacak
seviyede, âh u enînlerle yapmaya muvaffak olabilseydik.!
Evet, tevbe, böyle erkekçe bir dönüşün adıdır. Aksine, her söz yalan, her
davranış da bir aldatmacadır. Çünkü günahla fevt edilen şeyler
giderilmedikten, ve zamanın "günah kare"sindeki boşluk doldurulmadıktan;
hislerde ürperti, ruhta ızdırap, gözlerde yaş belirmedikten sonra,
işlenilen kötülüklere karşı nedamet duyulduğunu iddia etmek, tutarsız ve
kabûlden uzaktır.
Toplumu meydana getiren her müessese tevbe etmeli ve tevbesi de, kendini
bitiren, tüketen, ihmâl ve hataları kavrama ve onları telâfî etme şeklinde
olmalıdır.
İdarî kadro, kendi cürüm ve günahlarını sezerek, onlara karşı tam vaziyet
almak suretiyle tevbe etmeli, kendini yenilemeli ve dirilmelidir. Yoksa
elli bin defa nedamet şeklindeki merasimlerle, bir çuvaldız boyu yol
almaya imkân yoktur. Bin nefrin böyle bir derdi derman görenlere! Ve bin
nefrin, defalarca aynı şeylerle aldananlara...!
Adlî teşkilât, hakkaniyet ve isabetli kararlarıyla kanatlanır ve gökler
ötesi saltanatlara namzet olur. O, adâlet soluduğu sürece, saatleri yıllar
sayılır Hakk'ın katında. İsâbetsiz kararları karşısında ızdırap duyup, iki
büklüm olduğunda da, bundan geri değildir. Bir de onun Hakk'ın üstünlüğünü
hiçe sayıp, kuvveti hâkim kıldığı, hakkı kuvvete boğdurduğu anları vardır
ki, o, bu haliyle, affedilmez ve tevbesizdir...
Maarif (Eğitim) teşkilâtı da öyledir. Maarif, millî duygu ve düşüncenin
havârisi ve koruyucusu olduğu sürece, takdire lâyık en mübeccel bir
müessesedir. Sapık ve çarpık ideolojilere yüz verdiği müddetçe de,
harâmîlerden daha harâmî ve mücrimlerden daha mücrimdir. Yabancı ve
tahripkar düşüncelere karşı, tam ve ciddî tavır alacağı âna kadar da,
bağışlanamaz ve tevbesizdir...
Bütün siyasî kuruluşlar gayri siyasî fertler ve cemaatler; hatta
düşünürler, yazarlar ve mürşitler, nefislerine ve hiziplerine muhabbetten
dolayı, inhisara sapmış ve dolayısıyla da kendi dışlarında kalan hak
ehline düşmanlık beslemişlerse, büyük günah içindedirler ve teker teker
tevbe etmeleri farzlar ötesi farzdır.
Tevbe kişinin kendini yenilemesi ve bir iç onarımdır. Yani, saptırıcı
düşünce ve davranışlarla bozulan kalbî muvâzeneyi, yeniden düzene koyma
uğrunda, ferdin, Hakk'tan Hakk'a kaçması, daha doğrusu. O'nun gazabından
lûtfuna, hesabından rahmet ve inâyetine sığınmasıdır tevbe.
Tevbeyi, günah duygusuyla, benliğin bir hesaplaşması şeklinde tarif etmek
de mümkündür. Yani nefsin, hayatı sorumsuzca sevk ve idâresine karşı,
benlik ve iradenin, yüce dağlar gibi, günahın karşısına dikilip ona geçit
vermemesidir tevbe.
(m-fgulen.org'dan)
Günahı
hemen silmeli
İşte her insan, Efendimizde zirve noktada örneklerini gördüğü bu güzel
sıfatların hepsine sahip olmayı isteyebilir. Bu âlî sıfatlara tâlib olarak
diyebilir ki, “Allah'ım, Sen Efendimizden sonra peygamber yaratmazsın.
Çünkü hatimeyi çekmiş, “bu son” demiş ve peygamberlik sarayının Sultanını
göndermişsin. Fakat ben de, Peygamberimizi “üsve-i hasene” olarak gönderip
O'nunla bize gösterdiğin güzel ahlakla ahlaklanmak istiyorum; O'ndaki
evsâf-ı âliye'ye tâlibim. Beni de öyle sâdık eyle, Onun gibi emin kıl;
beni de tebliğ insanı yap, o vazifeyi eda ederken fetanetli hareket etmeye
muvaffak eyle. O'na yetişmem mümkün değil ama O'nun ardında yürümeme de
bir mani yok. Peygamberliğe tâlib değilim, böyle bir talep en başta Sana
karşı saygısızlıktır; fakat, peygamberâne evsâfa tâlibim. Bana da o evsâfı
nasip et ki, elimi uzattığım her yerde Senin rızanı tahsile muvaffak
olayım.”
Evet, bu duygu ve düşüncede olmak, tamamiyete ve kemale tâlib olmaktır.
Fakat, siz tamamiyete tâlib olsanız da, niyetinizle bunu isteyip
davranışlarınızı ona göre ayarlasanız ve insan-ı kâmil ufkunu yakalama
yolunda gayret etseniz de hata etmek, bazen tökezlemek, kimi zaman eksik
ve noksan yapmak mukteza-yı beşeriyettir. Bundan dolayıdır ki, Allah
Rasûlü, "Küllü'n-nâs hattâûn" demiş ve “hattâûn” kelimesini özellikle
kullanarak hata yapmanın insanın tabiatından olduğunu, onun çok büyük
hatalar yapabileceğini ifade etmiştir. Daha sonra da, "Ve hayrul-hattâîne
et-tevvabûn = Hata edenlerin en hayırlısı hata ettikten sonra hemen tevbe
ile onu silmeye çalışandır." buyurmuştur. Demek ki, bu yavuz hataları, bu
sevimsiz kabahatları ortaya koyan insanların en hayırlısı hata eder etmez,
kabiliyetine, seviyesine göre, tevbe, evbe, inâbe kurnalarına koşarak
hemen arınıp yeniden Allah'a yönelendir. Öyleyse biz, mükemmeliyete tâlib
olsak da, muktezâ-yı beşeriyet bazı zâaflarımız nüksettiği yerde, mânen
hastalanabilir, sürçüp düşebiliriz. Önemli olan düşüp kalmamak, düşüp
kalkmaktır. Düşer düşmez hemen kalkıp Seyyidina Hazreti Âdem gibi:
"Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ = Rabbimiz kendimize zulmettik" (A'râf/23)
deyip, nefsin zulmünden Cenab-ı Hakk'a sığınmaktır.
Hata karşısında Adem tavrı ortaya koymak çok önemlidir; Allah'ın kapısında
akıllıca hareket etmeyi Hazreti Adem'den öğrenmek lazımdır. Onunki bir
zelledir; mukarreb hatasıdır. Buna rağmen Hazreti Adem, zellesinin hemen
ardından Rabbine yönelmiş; şeytan ise, temerrüdünde devam etmiştir. İşte
bu noktada, sürçüp düşen ile bilerek başkaldıran birbirinden ayrılmıştır.
Biri, Cennetten çıkarılacağı sırada dahi kalbî teveccühünü devam ettirmiş,
Hakk'ın kapısına karşı vefalı ve sadık olmuş, Rabbiyle münasebetlerini
tamamlamaya çalışmıştır. Diğeri ise, mütemadi bir inişe geçmiş; kibir,
gurur ve isyanından dolayı her geçen dakika biraz daha gayyâya
yuvarlanmıştır.
Hazreti Adem'in çocukları olarak biz de hataların ağına takılabilir ve
onlar cibilliyetimiz üzerinde ciddi tesir icra edince, aradığımız
mükemmeliyete giden yollarda bir tereddüt yaşayabiliriz. Kâmiliyet ve
tamamiyeti yakalamak adına yürürken tökezleyebilir ve bir hendeğe
düşebiliriz. Fakat, insan için, düşüp kalmak değil; düşse de hemen
kalkmaktır esas olan. Değişik münasebetlerle arz ettiğim gibi; elden
geldiğince günaha en az hayat hakkı tanıma civanmertliğini göstermek çok
önemlidir. Gözün bir harama kaysa, bu günahın üzerinden bir dakika bile
geçmeden, o günahtan sıyrılmak için hemen huzura koşmalı, Allah'ın
huzurunda af fermanı arayacağın bir seccade bulmalı, başını yere koymalı
ve tevbe etmelisin. Günahın canlı kalmasına meydan vermemelisin; çünkü
Efendimizin ifadesiyle, işlenen her günah ruhta yaralar açar; kalbde bir
leke bırakır ve aynı zamanda her günah bir başka günahın davetçisi olur.
Eğer günah tevbeyle çabuk silinmezse, Üstad'ın dediği gibi, bir günah, bir
günah, bir günah... daha derken ona inzimam eden diğer günahlarla kalbde
hatm olur, kalb mühürlenir, hafizanallah.. Bundan dolayı, “Her günah
içinden küfre giden bir yol vardır.” Evet, insan günah işlemekle ne kafir
olur, ne de küfürle iman arasında bir menzile asılı kalır. Fakat şurası da
bir gerçektir ki; günah işleyen insan imandan bir adım uzaklaşmış, küfre
de bir adım yaklaşmış olur. Eğer, iki günah işlerse, iki adım atmış ve
küfre iki adım yaklaşmış, kendisiyle küfür arasındaki mesafeyi daraltmış
olur. Bundan dolayı, hakiki bir mü'min, özellikle alerjik bir insanın arı
veya akrep sokması gibi şeylerden sakındığı gibi günahlardan sakınmalı;
yılandan, çıyandan kaçtığı gibi günahların en küçüğünden bile kaçmalıdır.
Çünkü, tamamiyetin ve kemâlin tâlipleri aradıklarını ancak böyle bir
teyakkuzla bulabilirler.
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde, “Üç haslet vardır. Bunlar
kimde varsa imanın tadını duyar: Allahı ve Rasûlünü her şeyden ve
herkesten daha çok sevmek; bir kulu sırf Allah rızası için sevmek; Allah,
imansızlıktan kurtarıp İslâm'ı nasib ettikten sonra tekrar küfre,
inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.”
buyurmaktadır. Demek ki imanın tadını almanın ilk şartı, “Allahı ve
Rasûlü'nü her şeyden artık sevmek”tir. Bu sevgi, insanı “Allah için sevme”
mülahazasına taşıyacaktır. Bunu da hidayet yolundan ayrılma korkusuyla tir
tir titreme ve günaha, dalalete girme endişesiyle sürekli teyakkuzda
yaşama hâli takip edecektir. Evet, sevgi iradî olarak başlar. Sonra gayr-i
iradî bir muhabbete inkilap eder. İnsanlara karşı duyulan mecazî
sevgilerin başlangıcında bile bir irade söz konusudur; bir görme, bir
karşılaşma, bir görüşme vardır ve bunlar iradîdir. Bu mevzuda iradî bir
adım atılınca zamanla gayr-i iradî alaka başlar. İşte, Allah'la olan
münasebetlerimizi derinleştirme, Rasûlüllah'a karşı alakamızı daha engin
bir sevgiye dönüştürme mevzuunda da işin başı iradedir.
http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kirik.testi/a13043.html
-----------------
Günahtan Allah'a sığınmaya muhtacız
Günah insan için mukadderdir ve aynı zamanda o, insanın tabiatının bir
tezahürüdür. İnsan, günah karşısında Allah'a (cc) çok sığınmalı;
tabiatının o meylini yenmeye, fıtratının o buudunu kapalı tutmaya
çalışmalıdır. Sevap daha sonraki sevap için bir davetiye olduğu gibi günah
da sonraki bir günaha çağrıdır. -Hafizanallah- İnsan tabiatında bir kere
delik açılınca, artık onun arkası gelir; hata ve isyanlarla örülü fasit
bir daire oluşur...
Günaha hiç düşmemeye çalışmak gerektir. Fakat eğer düşülmüşse hemen tevbe
etmelidir.. hem bu tevbe sadece bir kereyle de kalmamalı; samimi bir kul
işlediği bir günahtan dolayı, onu her hatırladığında yeni işlemiş gibi bin
defa istiğfar etmelidir.. gözü bir kere harama kaymışsa, kendini bütün gün
günah işliyormuş gibi bir yanlışlık içinde görmeli, "İşte ben böylesine
bir zavallıyım." deyip nefsini kınamalı, pişmanlıkla iki büklüm olmalı ve
hemen tevbeye durmalıdır.. durmalı ve Yüce Dergâh'a el açıp yine O'na
sığınmalıdır.
İnsan her zaman Allah'a (cc) muhtaçtır. Muhtaç olmayan bir tanedir: O da
Allâhu'sSamed'tir. Fakat, O'na muhtaç olmakta da bambaşka bir güzellik
vardır. Ben muhtaç olmayan bir insan olmaktansa, O'na muhtaç, boynu
tasmalı bir kul olmayı tercih ederim. Her vesileyle O'na el açmak, her
şeyi O'ndan dilenmek çok hoşuma gider. Mahiyetime yerleştirdiğinde beni
Kendinden müstağni kılacaksa vâridat, mevhîbe, keşf u kerâmet.. hiçbirini
istemem; benim O'na muhtaç olduğumu ruhuma duyuracak hisler isterim.
Sürekli O'na karşı zaruriyet derecesinde bir ihtiyaç içinde olmayı ve O'nu
duymayı arzu ederim.
Bunları inancı olmayanlara anlatmak çok zordur, anlayamazlar bu hakikati.
"Bardağı tuttum, ağzıma götürdüm, içtim." deyip bütün bu ifadelerin
aslında mecaz olduğunu düşünmeyen nasıl anlayacak ki? 'İçtim' ne demek, O
içiriyor işte; bardağı yaratan da O, suyu yaratan da O ve seni yaratan da
O. İradenin ötesinde O'nun iradesi var.. Bir mümin tevhid mülahazasına
bağlı yaşamak istiyorsa mülahazalarını sık sık gözden geçirmelidir.
http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kirik.testi/a12295.html
------------
Günahlar ve Sedd-i Zerâi' - Günaha karşı önlem alınmalı
İnsan nerede olursa olsun, gözüne-kulağına, diline-dudağına hakim olmak
zorundadır. Kalbî ve rûhî hayatımız açısından bu çok önemlidir. İslâmî
hayatın yaşanmadığı ülkelerde oldukça zor görülen böyle bir titizlik daha
bir ehemmiyet arz eder. Zira böyle yerlerde kasıtlı olmasa bile, her zaman
günah ve kusurların zincirleme birbirini takip etmesi söz konusudur. Bu
durumda yapılması gereken en önemli iş, mümkün mertebe günah zemininden
uzak bulunmak olmalıdır.
Bu meseleye İslâm Hukuku’nda bazı ahkâmın istinbatında kullanılan “sedd-i
zerâi’” prensibi çerçevesinde biraz daha açıklık kazandırabiliriz. Şayet
“sedd-i zeraizerâi”yi kaba çizgileriyle, topyekün fenalıklara giden
yolları kapatarak, yaşama ortamını emniyet altına almak şeklinde
yorumlayacak olursak, konuyla irtibatı kendi kendine ortaya çıkar. Meselâ,
bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak:
قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ اَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ
ذَلِكَ اَزْكَى لَهُمْ
“Mü’min erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da
korumalarını söyle. Çünkü bu kendileri için daha temiz bir davranıştır..”
(Nûr, 24/30) buyurmaktadır ki, maksat, haram sâiklerin içine girmemektir.
Aslında, meşrû dairedeki bakmalar, duymalar ve ötesi ihtiyaçlar keyfe
kâfîdir ve harama girme zarureti söz konusu değildir. Öyle ise insanın,
haramları görebileceği, içine düşebileceği yerlerde gözünü kapatıp
dikkatli olması gerekmektedir. Çünkü harama bakmak, -bir kudsî hadiste
ifade buyurulduğu gibi- şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Cenâb-ı
Hak, daha baştan insana, “Harama bakmaktan sakın!” demek suretiyle, onu,
baktığı zaman ruhunu delip geçecek ve zihnini alt üst edecek zehirli bir
oktan korumaktadır.
Yine, Kur’ân-ı Kerim’de:
وَلاَ تَقْرَبُوا الزِّنَى إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاءَ سَبِيلاً
“Zinâya yaklaşmayın. Çünkü o kötü bir iş ve kötü bir yoldur.” (İsrâ,
17/32) buyurulur. İslâm’da asıl yasak olan, zinâ fiilidir. Âyette ise,
zinâ yapmayın yerine ona yaklaşmayın denmektedir. Cenâb-ı Hak, insanın
tabiatını/fıtratını çok iyi bildiğinden, onu, zinâya sürükleyebilecek bir
pozisyon içine düşmekten sakındırmaktadır. Zira insanın böylesi bir
atmosferde belli bir noktaya kadar ilerledikten sonra geriye dönmesi çok
zor olabilir. Efendimiz (sav): “Sizden birinin içi şehevî duygularla
köpürdüğü an, hemen ailesine dönsün.” hadisiyle, böyle bir konuma işaret
buyurur.
Yine yukarıdaki disiplin çizgisinde Cenâb-ı Hak, başka bir âyet-i kerimede
ise: وَلاَ تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتِيمِ “Yetimin malına yaklaşmayın..” (En’âm,
6/152) buyurur. Âyette, yetimin malını yemeyin, ifadesi kullanılacağına,
yaklaşmayın denmesi aynı espriye binâendir. Zira yetimin malını yeme
başka, ona yaklaşmak daha başkadır. Dolayısıyla bu, onunla aranızda daima
bir mesafe olsun ki, hislerinize yenik düşerek hemen ona elinizi
uzatamayasınız mânâsına gelmektedir.
Allah (cc), bu tür âyet-i kerimelerle, âdeta tehlikeli bölgelere “tehlike
var” işaretlerini koyma mânâsına, insanı harama sürükleyecek vesîlelerden
sakındırmak suretiyle, insanların haram işlemelerini engellemek
istemektedir. Sedd-i zerâi’ye örnek teşkil edecek daha birçok âyet bulmak
mümkündür. Ancak ben burada bir şeye dikkatlerinizi istirhâm edeceğim;
ister eğitim ve kültür adına, isterse ticaret vs. adına yurtdışına giden
kimselerin, Allah Resûlü’nün (sav): “Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık
bellidir, helâller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında şüpheli olanlar
vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden
kaçınırsa, dinini de, ırzını da korumuş sayılır. Kim de şüpheli şeylere
düşerse o da harama düşmüş olur..” hadisinin gereğince hareket etmeleri,
bir bakıma ayakların kaymaya daha müsait olduğu o yerlerde, haram ve
şüpheli şeylerden olabildiğince kaçınmaları gerekmektedir. Zira, insan
için neticesi endişe verici bir yolda yürümektense, endişe ve tereddüt
duymayacağı yolları araştırması tavsiye edilmektedir.
Bu çerçevede; birinci esas olarak niyetlerin çok hâlis tutulması
gelmektedir ki, Müslüman olarak gidilen her yerde sağlam bir düşünce,
sağlam bir anlayış ve sağlam bir ruh hâletini temsile şiddetle ihtiyaç
vardır. Evet, insanın yaratılış gâyesi, Allah’ı bilmek, O’na ibadet etmek
ve sonra da O’nu başkalarına bildirmektir. Eğer, gidilen yerlere, başta bu
niyetlerle gidilemedi ve arzu edildiği ölçüde bu düşünce korunamadı ise,
tekrar Allah’a teveccüh edilmeli ve: “Allah’ım! Sana ait meseleleri
plânlarken, ferdî mülâhazalarımızın karışmasını şirk sayarız. Bu şirki
yeniden kafamızdan çıkarıp atıyor ve ‘Kim i’lâ-yı kelimetullah için
çalışırsa, o Allah yolundadır.’ hadisinin müfadı müfâdı (ifade ettiği
mânâ) olarak, Senin uğrunda mücadele edeceğimize ve bunu sırf Senin için
yapacağımıza söz veriyoruz. Sadece ve sadece Senin yüce ismini bir bayrak
gibi dalgalandırmak için buralardayız; zira, değil diyâr-ı küfre dünyalık
bir şey için gelmemiz; insanımıza hizmet söz konusu değilse, kendi
ülkemizde bile sıcak yuvalarımızda yaşamamız anlamsızdır. Biz, bunun
farkında ve şuurundayız.
Allah’ım! Senin şanı yüce Peygamberinin buyurduğu gibi, biz küfürden
kurtulduktan sonra, hangi sâikle olursa olsun, yeniden küfre, dalâlete
dönmeyi, hatta en ufak bir günaha girmeyi bile cehenneme sürükleniyor gibi
kerih görürüz. Ama buralarda istemeden de olsa yıpranıyor, kalbî
hayatımızdan bir şeyler kaybediyoruz. Fakat Sen de biliyorsun ki, bütün
bunların hepsini, Senin için, Senin dinini temsil için ve geleceği Senin
rızan istikâmetinde istikametinde ihyâ etmek için yapıyoruz. Asrın fikir
mimarı, ‘Gözümde ne cennet sevdası, ne de cehennem korkusu var; milletimin
imanını selâmette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım..’
buyurur; biz de bu mülâhazalarla buralarda bulunuyoruz..” denmeli,
niyetler tecdit ve tashih edilmelidir.
İkinci esas; gidilen her yerde, mutlaka birlik ve beraberlik içinde
hareket edilmelidir. Zira Müslümanlar birbirleriyle kenetlenmez ve herkes
kendi başına hareket ederse, bırakın İslâmî duygu ve düşüncelerini
muhafazayı, onların kendi mevcudiyetlerini dahi korumaları çok zordur.
Allah Resûlü (sav): “Tek başına kalan şeytandır. İki kişi de şeytandır. Üç
kişi ise, cemaattir.” buyurur. Bu, tek başınıza kaldığınızda, ya da farklı
bir ifadeyle bir cemaat teşkil edemediğinizde, şeytanlığa ve şeytanî
düşünceleri taşımaya açıksınız demektir. Hadisin devamında: “İki kişi de
şeytandır.” buyurulmaktadır ki, iki kişinin her zaman değişik fenalıklarda
anlaşması mümkündür. Üç kişi ise, cemaattir ki, ihtimal hesaplarına göre
üç kişinin bir kötülükte anlaşması oldukça zordur.
O halde şahsî arzu ve istekler bir kenara bırakılarak kolektif şuurla
hareket edilmelidir ki, ilâhî siyânet sıyânet gerçekleşebilsin. Gerçi
bazen cemaat içindeki insanların bir kısmının diğer bir kısmına karşı
tabiatları kaba gelebilir; bundan dolayı da sinirler bozulup hafakanlar
kabarabilir. Fakat ferdî hisler, ferdî tavırlar hiçbir zaman ölçü olamaz
ve olmamalıdır da. Allah (cc): “Şanıma yemin olsun ki, ben insanoğlunu
kerim yarattım.” (İsrâ, 17/70) buyuruyor. Öyle ise, hem kendimize, hem de
his, anlayış ve felsefemize rağmen, yalnız kalmamalı.. (hangi ırktan ve
hangi renkten olursa olsun) aynı duygu ve düşünceye sahip insanlarla
beraber yaşama yolları araştırılmalıdır. Bu duygular içinde hareket
edildiği ve eller birbiriyle kenetlendiği müddetçe, üçüncü el Allah’ın eli
olacaktır; olacaktır zira O’nun eli cemaatin üzerindedir.
Üçüncü esas; birlik ve beraberlik hâlinde hareketin bir buudu olarak
zikredilebilecek bir başka husus da, İslâmî duygu, düşünce ve şuurumuzu
takviye edici mahiyette yazılmış eserleri, hem de hiç fâsıla vermeden
okuyup müzâkere etmektir. Bu meyanda, günde yarım saat bile olsa, tecdid-i
imana vesile olabilecek kitapların okunması da bana çok anlamlı
gelmektedir. Zira, çağa ışık tutan devâsâ insanlar tarafından kaleme
alınmış bu tür eserler, insan zihninde aks-i sadâ meydana getirir; onu,
değişik vadilerde dolaşmaya yöneldiğinde ense kökünden tutar ve kendine
gelmesini sağlar.
Evet, kitap okuma çok önemlidir. Tabiî onları okurken de, başkalarına: “Al
sana bir ders, gözün-gönlün açılsın..” şeklinde değil de, kendi yüreğimizi
hoplatmak, kendi hislerimize duyurmak için okumak gerekir. Bu şekilde bir
okuma, bizim için her türlü don ve kırağılara karşı âdeta bir sera
mesâbesindedir.
Dördüncü esas; daha önceleri çeşitli yerlere gitmiş, fakat yalnızlığın
tüketici pençesinde kaybolmuş insanlarımız vardır. Aynı âkıbete maruz
kalmak istemeyen kimselerin, hiç olmazsa senenin belli dönemlerinde bir
araya gelmeleri gerekir ki, bu durum, hem onların yalnız kalmamalarını,
hem de iman ve Kur’ân hizmeti adına yapacakları şeyleri, daha iyi ve güzel
bir şekilde yapmalarını sağlasın. Tabiî bu vesileyle, bir kısım dua, evrâd
ü ezkârda bulunma fırsatı da doğacaktır. Zaten yabancı ülkelerde, uzun
müddet yalnızlığın pençesinde kıvranmış kimseler, herhalde bu tür şeylere
daha çok ihtiyaç duyarlar. Kaldı ki dua, evrâd-ü ezkâr, Rabb’le irtibat
adına da önemli şeylerdir. İnancım o ki, Allah (cc), bu kadarcık bir
adımla dahi olsa kendisine yaklaşanı hiçbir zaman yalnız bırakmayacaktır.
Çünkü O “Erhamü’r-rahiminrâhimîn= Merhametlilerin en merhametlisi”dir.
Siz, herhangi birini anlatırken “Çok rahim; çok merhametli”
diyebilirsiniz; fakat O kendisini anlatırken
“Erhamü’r-râhimînErhamü’r-rahimin= Merhametlilerin en merhametlisi”[1]
demektedir. Evet O, kullarına karşı Efendimiz’in ifadesiyle, bir annenin
evladına karşı olan şefkatinden daha şefkatli ve daha merhametlidir. Öyle
ki biz O’na karşı azıcık samimî ve vefalı olduğumuzda, O bizi asla
bırakmayacaktır. Duha sûresindeki: “Rabbin seni terk etmedi ve sana
darılmadı.” (Duhâ, 93/3) âyeti bu hakikati ifade bakımından ne manidardır.
Şahsen ben bu âyeti her okuduğumda, bu mânâyı duyar ve sanki Rabbim bana
hitap ediyor gibi bir hisse kapılırım.
Hâsılı; Allah’ın bizlere karşı gösterdiği vefanın gereği sadece kendi
insanlarımızı değil, bütün insanlığı kurtarma adına, en karanlık ülkelere
gidip O’nu anlatmak icap eder. Zira özellikle bu insanların Allah’ı (cc),
Hz. Muhammed’i, Kur’ân’ı duyup bilmeye çok ihtiyaçları var. Bana göre
insanlık adına yapılacak en önemli iş de, işte budur. Bunun ötesindekiler
tâli meselelerdir. İnşallahİnşâallah, inanan gönüller, ışıktan kamalarla
bütün karanlıkları yırtar-geçerler ve ruhlarının ilhamlarını bütün dünya
insanlarının ruhlarına boşaltırlar.
[1] Bu tabir için bkz. A’raf A’râf, 7/151; Yusuf Yûsuf, 12/64, 92; Enbiya
Enbiyâ, 21/83
http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/prizma/a12040.html
-------------
Tevbe İle Günah Öncesi Manevî Hâli Aşma (Günahkarın tövbelisi)
Hz. Yunus (as), kavmini Allah’tan izin almadan terketti. Peygamberler,
kavimlerini terketmek gerektiğinde de, yine izin alırlar. Meselâ, melekler
Hz. Lût’a, bizzat onun kavmini terketmesi emrini getirmişlerdir. Allah (cc),
Hz. Nuh’a gemiye binip, mü’min olanları da yanına almasını ve kavmini öyle
terketmesini emretmiştir. Aynı şekilde, Peygamberimiz’e (sav), Hz. İbrahim
(as)’a ve daha başka bazı peygamberlere de hicret emri verilmiştir. Fakat
Hz. Yunus (as), Allah’ın emrini almadan kavmini terkettiği için, malûm
mihnete maruz kalmıştır. Şu kadar ki, bir peygamberin böyle kavmini
terkedip gitmesi, kavmi üzerinde önemli bir tesir bırakmış ve o kavim,
azap alâmetleri de belirince, hemen tevbe ve istiğfara yönelmiştir.
Kur’an-ı Kerim, bunu benzeri olmayan bir hâdise olarak zikreder: “Bir
belde halkının, zamanında inanmaları gerekmez miydi ki, imanları
kendilerine fayda versin (ve onları muhakkak bir azaptan kurtarsın. Fakat
inanmaları gereken zamanda, azabı görmeden inanmadılar.) Fakat Yunus’un
kavmi hariç.” (Yunus: 98) Yunus (as)’ın terk edip gitmesi ve arkasından
onun kavmini tehdit ettiği azabın işaretlerinin görülmesi, o kavmi birden
tebaha getirdi, uyandırdı ve hemen tevbeye koştular. Tabiî bu sonuçta,
Yunus (as)’ın o zellesi neticesinde maruz kaldığı mihnetin de tesiri
olmuştur. Mü’minlerin başlarına gelen musibetlerin, bir hemen verilen, bir
de daha sonra verilen iki mükâfatı vardır. Sonra, Yunus (as), balığın
karnında sürekli tesbihte bulunmuştur. Zaten, hep tesbih eden bir insandı.
Neticede hem kendisi o mihnetten kurtulmuş, hem de 100 binden fazla insan
birden ona iman etmiştir.
Gerçi, bir günah işleyeyim, tevbe edeyim ve daha büyük bir mükâfata nail
olayım denmez ve denmemeli. Ancak, insanın kendisini günahsız, suçsuz
görmesindense, bata çıka gidip, kendisini hiç görmesi, bir günahkâr
bilmesi ve devamlı tevbe etmesi çok daha hayırlıdır. İnsan, hiçbir şeydir;
aslında şümullü manâya sahip bu üç kelime bile, insan için çoktur.
Sıfırdır insan; ve o, kendisini böyle bilmelidir. Sıfır ne güzeldir; hele
o nokta gibi olan sıfır, bir atom mudur, bir partikül müdür; işte insan,
kendisini hep öyle bilmeli, böyle olduğuna kendisini inandırmalıdır. Hattâ
yan yana pek çok sıfır olarak bilirse, başına gelecek bir rakamla, sonsuz
değere ulaşma kapısını açmış olur. Kendisini tamamen sıfır gördüğü, bütün
bütün şeffaflaştığı zaman, kendisinde Allah’ın tecellisi için pak bir ayna
vasfı kazanmış olur. Allah’ın o biricik Habibi, o en büyük insan için,
önce ‘Abdühû (O’nun kulu)’ demiyor muyuz? Evet, kulluktan daha üstün bir
makam yoktur. En büyük kul, en büyük insandır. Çünkü onda, Allah
mütecellidir dâim.
http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/f.gulenle.amerikada.bir.ay/a2526.html
---------------
Tevbe ve İstiğfar
İnsanın, günahtan bütün bütün hâlî kalması mümkün değildir. Zaten o,
temelde melekler gibi günahtan masun tutulmamıştır. Bu açıdan o her zaman
hata işlemekle yüz yüzedir. İnsan için asıl önemli olan, sürçüp düştükten
sonra tekrar ayağa kalkmak ve eskisinden daha bir temkinle yoluna devam
edebilmektir. İşte, onu meleklerden daha yüksek seviyeye ulaştıracak şey
de budur.
Evet, günümüz dünyası çarşısıyla, pazarıyla âdeta bir günah deryası haline
gelmiş ya da getirilmiştir. Bugün şeytan ve onun avanesi her yerde kol
gezmekte, her köşe başında kendi ağına düşecek kurbanlarını
beklemektedir. Her mü’min, böyle bir toplum içinde “her günah içinde
küfre giden bir yol vardır” anlayışıyla hareket etmek zorundadır. O,
beyninin bütün fakülteleriyle Allah’a müteveccih olmalı, duygu ve
düşüncelerinde günaha asla yol vermemelidir. Yanlışlıkla gözüne, kulağına
bir şey iliştiği zaman, hemen tevbe ve istiğfarla Rabbine yönelmeli ve:
“Allah’ım, bunu nasıl yaptım bilemiyorum! Böyle bir günah işlemekten
dolayı Sen’den çok utanıyorum” deyip o günahtan duyduğu üzüntüyü dile
getirmelidir. Öyle ki bu pişmanlıktan kaynaklanan hüzün, onun bütün
benliğini sarmalı ve kalbinin ritmini değiştirmelidir. Aksine böyle bir
yakarış ve hüzünle pişmanlığın dile getirilmemesi, o günaha giden
yolların açık bırakılması demektir ki, şeytanın o kapıdan tekrar girmesi
her zaman mümkündür.
Bu hususta yapılacak olan diğer bir şey de, işlenen günaha hiç mi hiç hakk-ı
hayat tanınmamasıdır. Mü’min, herhangi bir hata karşısında, ya bir iyilik
yapmak suretiyle onu izale etmeli ya da hemen secdeye kapanıp
gözyaşlarıyla o günahın kirlerinden arınmalıdır. Bunu yapma adına da hiç
vakit fevt etmemelidir. Zira ecel gizlidir. Her an gelebilir.
Burada istidradî olarak bir hususa işaret etmek istiyorum; bütün gayretine
rağmen kendi zaaflarına yenilip nefsin ve şeytanın etkisinde kalarak
günah işlemeye devam eden bir mü’min, bana göre her günah işlediğinde
adeta: “Allah’ım ben kendime bir kuyruk daha taktım. Sen bana ister
hilebaz bir tilki, ister insanları sokmak için kuyruğunu dikip gezen bir
akrep, isterse bir yılan nazarıyla bakabilirsin..” demeli ve mutlaka
kendini sorgulamalıdır. O, bu şekildeki hareketiyle, Cenâb-ı Hakk’ın
kendisine bahşetmiş olduğu insanî değerleri tezyif ve tahkir edip bir
kenara attığını; bunun aksine hayvanlığı benimsediğini itiraf etmiş
olacaktır. Efendimiz (s.a.s.) de, namazda yapılan birtakım yanlış hâl ve
hareketleri, bazı hayvanî hallerle özdeşleştirerek bazı mü’minlerin
vasıfları itibarıyla deformasyona uğrayacaklarına işaret etmiştir. Mesela
O, rükûdan tam doğrulmadan doğrudan secdeye gitmeyi devenin hareketine,
iki secde arasında tam-tekmil oturmadan tekrar secdeye kapanmayı
horozların yem gagalamasına ve yine secdede kolların yere yapıştırılmasını
köpeğin oturuşuna benzetmektedir. Demek namazın içinde dahi olsa birtakım
hareketler, insanı siret itibarıyla aşağılara çekebilmektedir. Nitekim
modern çağ psikologları, insanları davranışlarıyla analiz ettiklerinde
hayvana benzer özelliklerini tespit edip ortaya koymuşlardır. Mesela
Alexis Carrel, böyle bir araştırma sonucu kendi dönemi açısından bazı
gençlerin tavırları itibarıyla, serseri köpek formülüyle aynı çıktığı
tesbitini ortaya koymuştu...
Hâsılı; insanın, günahın nerede ve ne şekilde karşısına çıkacağını
bilemediği için, Üstad’ın ifadeleri içinde öncelikle “günahlardan,
yılandan-çıyandan kaçar” gibi kaçmalı; ona maruz kaldığında da tevbe ve
istiğfarda bulunup ondan arınmaya çalışmalıdır.
http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/prizma/din.ekseni.etrafinda/a755.html
Tevbe, İnâbe ve Evbe
M. Fethullah Gülen, Sızıntı, Ocak 1992, Cilt 13, Sayı 156
Hataları itiraf edip pişmanlıkla kıvranmak, fevt edilen sorumlulukları
yerine getirerek, yeniden toparlanıp Cenâb-ı Hakk’a yönelmek şeklinde ilk
küçük yorumları ile tanıyacağımız tevbe; hakikat ehlince, duyguda,
düşüncede, tasavvur ve davranışlarda Zât-ı Ulûhiyet’e karşı içine
düşülen muhâlefetten kurtulup, O’nun emirleri ve yasakları zâviyesinden,
yeniden O’nunla muvâfakat ve mutâbakata ulaşma gayretidir. Tevbe, sırf
bir şeyin vicdanda kerih görülmesinden dolayı, o şeye karşı tiksinti
duyulması, terk edilmesi değildir. O, Allah’ın sevmediği, istemediği
şeylerden -aklın zâhirî nazarında güzel görünse, yararlı olsa da-
uzaklaşıp Hakk’a rücû etmektir.
Bir de “tevbe” sözcüğüne “nasûh” kelimesi ilave edilerek “tevbe-i nasûh”
şeklinde kullanılır ki, o da, bir tevcihe göre, “en hâlis, en sâfi, en
içten” anlamına, diğer bir tevcihe göre de, “yırtığı, söküğü dikip
kapayan, bozulanı ıslah eden ve hiçbir gedik bırakmayacak şekilde onaran
tevbe” mânâsına gelir. Yukarıdaki hususların bütününü birden nazara alınca
“tevbe-i nasûh”; “hüsn-ü niyet, hulûs-u kalb ve hayır mülâhazasıyla,
ferdin kendi adına ve tabiî seviyesine göre, hâlis, ciddî, yürekten
tevbede bulunması, dolayısıyla da başkalarına, tıpkı nasihat ediyor gibi
hüsn-ü misâl teşkil etmesi” mânâlarına gelir ki, Kur’ân-ı Kerîm’de,
gerçek tevbeden söz edilirken: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا
إِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا “Ey iman edenler, Allah’a tevbe-i nasûhla
teveccüh edin.”[1] buyrularak böyle bir tevbeye işâret edilmektedir.
Tevbe, tevbe edenlerin durumu itibarıyla üç bölümde mütâlaa edilmiştir:
a. Hakikatlara kapalı avam halkın tevbesi ki, Hakk’a muhalefetin, kalbinde
burkuntular hâlinde hissedilmesi ve onun günahını idrâk şuuruyla gönlünde
buğulaşan bu duyguyu, bütün benliği ile Hak kapısına yönelerek, tevbe ve
istiğfarla alâkalı malum sözlerle ifâde etmesidir.
b. Perde arkası hakikatlara yeni yeni uyanmaya başlamış havâssın rücûu
ki, huzur ve maiyyet âdâbına aykırı her davranış ve her düşünceden sonra,
kalbde yoğunlaşıp basîret ufkunu saran büyük-küçük her gaflet karşısında,
himmet kanatlarını açıp Hakk’ın rahmet ve inâyetine sığınma cehd ü
gayretidir. Böyle bir performans gösteren ruh:
اَلتَّائِبُ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لاَ ذَنْبَ لَهُ، فَإِذَا أَحَبَّ اللهُ
عَبْدًا لَمْ يَضُرَّهُ ذَنْبُهُ، ثُمَّ تَلاَ: {إِنَّ اللهَ يُحِبُّ
التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ}، قِيلَ: يَا رَسُولَ اللهِ
وَمَا عَلاَمَةُ التَّوْبَةِ؟ قَالَ: النَّدَامَةُ.
“Resûlullah: ‘Günahtan tam dönen, o günahı hiç işlememiş gibidir; Allah
bir kulu sevdiği zaman artık ona günahı zarar vermez.’ dedi ve şu
meâldeki âyeti okudu: ‘Şüphesiz Allah, çokça tevbe edenleri ve tevbe edip
tertemiz olanları sever.’[2] Tevbenin alâmeti nedir diye sorulunca da:
‘Gönülden pişmanlıktır’ buyurdular.”[3] hakikatının tam mazharı bir
ruhtur.
c. Yaşayışlarını “Benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz.”[4] ufkunda
sürdüren has üstü hasların teveccühüdür ki, kalblerine, sırlarına,
ahfâlarına perde olan mâsivâ (Hak’tan gayri her şey) ile alâkalı her ne
varsa, bütününü benliklerinin derinliklerinden söküp hiçliğin gayyâlarına
atarak, yeniden “nûru’l-enver” (bütün ışıkların hakikî menbaı) ile
münasebetlerinin şuuruna ulaşmaları demektir ki, “O ne güzel kuldu! Zira
o, sürekli (Allah’a) rücûdaydı.”[5] gerçeğini gösterir ve “evb”
yörüngesinde hareket ederler.
Ferdin, bir kısım iç deformasyonlardan sonra yeniden safvet-i asliyesine
dönüp özüyle bütünleşmesi veya sık sık kendini yenilemesi mânâsında tevbe,
hemen her mertebesiyle:
1- Gönülden nedâmet etmek,
2- Eski hataları ürperti ile hatırlamak,
3- Haksızlıkları gidermek, hakkı tutup kaldırmak,
4- Sorumlulukları yeniden gözden geçirip fevt edilen mükellefiyetleri
yerine getirmek,
5- Hata ve inhiraflarla ruhta meydana gelen boşlukları ibadet ü tâat ve
gece yamaçlarında seyahatla doldurmak,
6- Ve haslar, haslar-üstü haslar itibarıyla, zikr u fikr u şükrün dışında
geçen hayat için âh ü enîn edip ağlamak; duygu ve düşüncelerine kasdî
olarak mâsivâ bulaşmış olabileceği endişesiyle sarsılıp inlemek..
gibi hususları ihtiva eder.
Hatanın seviyesi ne olursa olsun, tevbe ederken, yeni günah
tasavvurlarına karşı pişmanlık ve tiksinti ile inlemeyen, her şeye rağmen
bir kere daha istikamet çizgisinin altına düşebileceği endişesiyle
ürpermeyen, Hak’tan uzak kalmanın sonucu olarak, içine düştüğü yanlışlık
ve inhiraflardan kurtulmak için Hakk’a kulluğa, kullukta samimiyete
sığınmayan, tevbe adına yalan söylemiş sayılır...
Mevlânâ bir yerde gerçek tevbenin sembolü ‘nasûh’u şöyle konuşturur:
تُوبه اى كَرْدَمْ حَقِيقَتْ بَا خُدا
نَشْكَنَمْ تَا جَانْ شُدنْ اَزْ تَنْ جُدا
بَعْدَ ازان مِحْنَتْ كِرا بارِ دِگر
پا رَود سُـوى خَطَر إِلا كه خَر
“Cenâb-ı Hudâ’ya bir hakikî tevbe ettim ki, can tenden ayrılıncaya kadar
onu bozmayacağım. Aslında o mihnetten sonra, merkepten başka kim ayağını
bir kere daha helâk ve hatar tarafına atar ki..?”
Tevbe bir fazilet yemini, onda sebat ise bir yiğitlik ve irâde işidir.
Usûlünce tevbe edip sebat edenin şehitler mertebesinde olduğunu Hz.
Seyyidü’l-evvâbîn söylüyor.[6] Tabiî sürekli tevbe ettiği halde, bir türlü
günah ve inhiraflardan kurtulamayanın tevbe ve istiğfârının, tevvâbların,
evvâbların yöneldikleri kapıyla alay olduğunu da...[7]
Evet, “Cehennemden korkarım.” deyip günahlardan kaçınmayan, “Cennete
müştâkım.” deyip amel-i sâlih işlemeyen, “Peygamberi severim.” deyip
sünnetlere karşı alâkasız kalan biri, iddialarında ciddi olamayacağı gibi,
ömrünü kat’î günah ve sûrî tevbeler arasında sürdüren, dolayısıyla da,
Hakk’a dönüşlerini isyanlar arası molalara benzeteceğimiz böyle
vefânâşinasların samimiyet ve hulûslarını kabul etmek de oldukça zordur.
Sâlikin ilk menzili, tâlibin ilk makamı tevbe, ikinci makamı ise inâbedir.
Sofîler arasında, herhangi bir mürşide intisâb etme merâsiminde temsil
edilen usûl, âdâb ve töreye de “inâbe” denildiğini hatırlatıp geçelim...
Tevbede, duygu, düşünce ve davranışların, muhâlefetten muvâfakata,
muârazadan mutâbakata yönlendirilmesine karşılık, inâbede mevcut
mutâbakat ve muvâfakatın sorgulanması bahis mevzuudur. Tevbe, “seyr
ilallah” ufkunda bir seyahat ise, inâbe “seyr fillâh”, evbe de “seyr
minallah” kuşağında bir miraçtır.
Bu üç teveccühü şöyle de anlatabiliriz: Ukûbet endişesiyle Hakk’a sığınma
bir tevbe; makam ve derecâtı muhafaza arzusuyla O’nda fâni olma bir inâbe;
O’ndan başka her şeye kapanma da bir evbedir. Birincisi, bütün
mü’minlerin hâlidir ve ezanları da: وَتُوبُوا إِلَى اللهِ جَمِيعًا أَيُّهَ
الْمُؤْمِنُونَ “Ey iman edenler, hepiniz inhiraflardan vazgeçip Allah’a
sığının!”dır.[8] İkincisi evliya ve mukarrabînin vasfıdır; kâmetleri de,
mebde’ itibarıyla وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ “Rabbinize inâbe
ediniz.”[9], müntehâ itibarıyla da: وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ “Cenâb-ı
Hakk’a saygı dolu bir kalble geldi.”dir.[10] Üçüncüsü enbiyâ ve
mürselînin hususiyetleridir. Şiarları da نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ
أَوَّابٌ “O ne güzel kuldur. Çünkü o her zaman (Allah’a) rücûdaydı.”[11]
şeklindeki ilâhî takdîr ve iltifattır.
Her nerede olursa olsun, maiyyet-i ilâhiyede bulunduğu şuurunu bir nebze
bile kaybetmeyenler için tevbe yoktur. Onlardan sâdır olan tevbe
mânâsındaki sözler ya inâbe veya evbe mânâlarını ifâde etmektedir. Hz.
Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın, “Günde yetmiş veya yüz defa istiğfar ederim.”[12]
sözlerini başka türlü anlamak da mümkün değildir. Ayrıca tevbe, “kurb” ve
“maiyyet”i bilmeyenler içindir. Hayatlarını kurb ufuklarında geçirenler,
her tasarruflarına hâkim, her işlerine nigehbân ve onlara her şeyden daha
yakın olan Cenâb-ı Hakk’a herhalde, avamî mânâda rücûu gaflet sayarlar.
Bu mertebe ehl-i vahdet-i vücûdun değil, ehl-i vahdet-i şuhûdun, onlardan
daha çok da Mişkât-ı Muhammed ve Sünnet-i Hazret-i Ahmed (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ)
Hazretleri’nin zıllinde seyr u sülûk yapanların mertebesidir. Seviyesi bu
mertebeye ulaşmayan ve makam-ı tabiatta vücudla uğraşanlar için evb ve
inâbeden ve hele bu makamların müntehâsından söz etmek takliddir ve bâlâ
pervâzâne sayılır.
اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَابُوا وَأَصْلَحُوا
إِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى مُحَمَّدٍ سَيِّدِ
الْمُرْسَلِينَ
[1] Tahrîm sûresi, 66/8.
[2] Bakara sûresi 2/222.
[3] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.168; el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl
4/261, hadis no: 10438 (İbn Neccâr’dan naklen). Kuşeyrî, hadisi senediyle
zikretmektedir. Hadis kitaplarında da bu hadisin değişik kısımları farklı
lafızlarla parça parça yer almaktadır. Örnek olarak bkz. İbn Mâce, zühd
30; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/150; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân
4/375, 5/387, 439; el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl 2/349.
[4] Buhârî, teheccüd 16; Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 125.
[5] Sâd sûresi, 38/30, 44.
[6] Bkz. ed-Deylemî, el-Müsned 2/76.
[7] Bkz. el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/436; ed-Deylemî, el-Müsned 2/77.
[8] Nûr sûresi, 24/31.
[9] Zümer sûresi, 39/54.
[10] Kaf sûresi, 50/33.
[11] Sâd sûresi, 38/30, 44.
[12] Buhârî, deavât 3; Müslim, zikir 41, 42; Tirmizî, tefsîru sûre (47).
http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kalbin.zumrut.tepeleri/kalbin.zumrut.tepeleri.1/a2272.html
-----------------------------------------------------------------------------------
Hataları Silip Dereceleri Yükselten Ameller
Müslim’in naklettiği bir başka hadîste yine Allah Resûlü şöyle
buyurmaktadır :
ألا أدلكم على ما يمحو الله به الخطايا ويرفع به الدرجات. قالوا: بلى يا رسول
الله. قال: إسباغ الوضوء على المكاره وكثرة الخُطا إلى المساجد وانتظار
الصلاة بعد الصلاة فذلكم الرباط فذلكم الرباط فذلكم الرباط
“Allah’ın, hatalarınızı silip temizleyeceği ve sizi derece derece
yükselteceği (önemli) bir hususa delalet edeyim mi? Ashabı: Evet Yâ
Resûlallah dediler. O da şöyle buyurdu: (Şartların alabildiğine
ağırlaştığı ve) abdestin zorlaştığı durumlarda, eksiksiz tastamam abdest
almak, mescidle (ev arasında gelip) gidip çok yol yürümek ve bir namazdan
sonra diğer bir namazı beklemeye koyulmak, işte (sınır boylarında nöbet
tutma seviyesinde kendini Hakk’la) irtibatlandırma budur.” [1]
Şimdi, yine gücümüz yettiği ölçüde bu zeberced söz dizisi üzerinde
duralım:
Evvela, Allah Resûlü, اَلاَ kelimesiyle, sözünün başında tenbih yapıyor ve
muhatapları uyarıyor. Zira hadîsin devamında anlatılacak olan meseleler,
dikkat isteyen meselelerdir. Zaten onların yapılması, ancak dikkat ve
uyanıklıkla mümkündür. Bazı davranışlara insan, uyku halinde de muvaffak
olabilir. Meselâ, bir insan uyuduğu için zina etmese veya uyuduğu için
gıybette bulunmasa, en azından böyle günahlara girmemiş olur. Fakat bizim
üzerinde durmak istediğimiz davranışlar, bizzat uyanıklık isteyen ve ancak
uyanık olanların yapmaya muvaffak olacakları amellerdendir. Onun için,
sözün başına tembih edatı olan اَلاَ getirilmiştir.
“Hata” kelimesi de, hadîste dikkat çeken bir kelimedir. Her insan hata
işler. Hatta hatası olmadığını söyleyen bir insan, en büyük hatayı yapmış
sayılır. Hata işlememek enbiyaya mahsustur; herkes hata işler, hata
işleyenlerin en hayırlısı da tevbe edenlerdir.[2] İşte burada Allah
Resûlü, insanı gayyâya doğru sürükleyen hatalardan kurtulma çaresini haber
vermek istiyor.
Sadece hatadan kurtulmak yeterli değil, insanın derece derece yükselmesi
ve mesafe alması da çok önemlidir. Aslında hatanın silinmesi de onun bir
derece yükselmesi demektir. Diğer yapacağı amellerle de o, ayrı
derinliklere ulaşacaktır. Böylece insan menfi-müsbet bu amelleri sayesinde
nurdan bir helezon içine girecek ve sürekli nâmütenâhîliğe doğru pervaz
edecektir. Zannediyorum, mârifet-i ilâhî deryasında yelken açmak da bu
olsa gerek...
Bu amellerden birincisi, en zor şartlarda abdest almaktır. Ancak bu
abdest, arızasız, kusursuz olmalıdır. Karda, kışta, soğukta, bazen suyun
abdest alınmaz gibi olduğu anlarda...
İkincisi, mescid yolunda ömür tüketmektir. Böyle bir ömür, bir gün çürüyen
bir çekirdek gibi, ahirette cennet meyvesi veren bir ağaç haline
gelecektir. Çok uzak mescidlere gitmek ve ayağın hiç mescidden
kesilmemesi, bu da ikinci ameldir.
Hedef: Namaz
Üçüncüsü ise, bir namazın ardından iştiyak içinde diğer namazı
beklemektir. Bu da, bir başka hadîste de ifade edildiği gibi, kalbin
mescide bağlı (asılı) olması, demektir.[3]
Namaz, ruhun istirahati, vicdanın tenezzühüdür. Herkesin, bir şeye karşı
zaaf ve şehveti vardır. Allah Resûlü’nün şiddetli iştiyak mânâsına şehveti
ise, namaza karşıdır.[4] Onun içindir ki, her defasında Bilâl’e seslenir:
أرحنا يَا بلال “Bilâl, bizi biraz rahatlat! (İçimize su serp!)” [5] der.
Ve وجُعل قُرّة عيني في الصلاة “Namaz, bana gözümün aydınlığı kılındı.”[6]
buyurarak bu hususa işaret eder. Zannediyorum, bizim cennete girerken
duyacağımız arzu ve iştiyakı, Allah Resûlü, her namaza duruşunda
hissediyordu ve onun için de, bir namazdan sonra diğer namazı iştiyakla
bekliyordu.
Hadîste üç ayrı şey anlatılıyor: Ancak, dikkat edilirse bütün bu üç şeyin
de namaz etrafında dönüp durduğu hemen anlaşılır.
Namaz, insan hayatında, ucu miraca dayanan ve insanı, insanî hakikatlara
karşı en güzel şekilde uyaran, tembihte bulunan, önemli bir faktördür ki,
mü’minin miracı sayılmıştır.
Namaz, dinin direğidir [7] ve sefine-i dini namaz yürütür. O, olmayınca,
dinin uzun süre ayakta durması mümkün değildir. Namaz, nasıl bizâtihi
tenbih işidir; öyle de edası da, aynı şekilde bir münebbih olarak yerine
getirilmelidir. İnsan, namazını kalbi ve duyguları başka bütün
meşgalelerden âzâde olarak edâ etmelidir. Onun içindir ki, insanın abdest
için sıkıştığı bir durumda namaza durması makbul sayılmamıştır.[8] Evet,
insan, kafası böyle şeylerle meşgulken namaza durmamalıdır. Çünkü o anda
insanın kafası, iki şeyle meşgul olur. Ve bu gibi durumlarda ise,
ekseriyetle çok önemli hususlar kaçırılmış olur. Ayrıca, böyle bir
vaziyette namaza durmada, namaza da hakaret vardır. Zira o, hemen
geçiştiriliverecek kadar basit bir iş değildir. O, hemen aradan
çıkarılıversin diye değil, arayı aydınlatsın diye vardır.
Namaza Hazırlık
Diğer taraftan, huzur-u kalble namaz kılmak için yapacağı bütün ön
hazırlıklar da, aynen namaz gibi insana sevap kazandırır. Onun için
evvela, atması gerekli olan şeyleri atacak ve ibadet turnikesine sadece
ibadet duygusuyla girecek ve namazda kendisini meşgul edecek bütün
tesirlerden kurtularak, namaza öyle duracaktır. Böylece namaza durma anına
kadar geçen her merhale, o insana yine sevap kazandıracaktır. Çünkü onun
niyeti, huzur içinde namaz kılmaktır ve mü’minin niyeti amelinden
hayırlıdır.[9] Düşünmeli ki, bir başkası, bu ihtiyacını görürken sadece
ihtiyacını görmüş olur; halbuki mü’min ıtrahatında dahi sevap kazanır..
evet onun istincası, istibrası hep sevaptır.
Aslında ihtiyacın giderilmesi, abdestin alınması, insanı ruhen namaza
hazırlamaları itibarıyla da, oldukça ehemmiyetlidirler. İster bu abdest
uzuvlarının yıkanması esnasında vücuddaki elektriklenmenin mecrâ
değişikliğine uğramasından, isterse getirilen başka izahlar sebebiyle
olsun, netice değişmez. Aslında mü’min abdest alırken, bu gibi hikmetleri
hiç de aklına getirmez. O, abdesti ne için alıyorsa sadece onu düşünür.
Düşündükleri arasında en birinci sırayı da namaz alır.
Abdest için yapılan hazırlık, tenbihin birincisi, abdest ise ikincisidir.
Sonra ezan okunur, bu da, üçüncü defa insanı namaz için uyarır. Aslında
hem abdest alırken, hem de abdestin sonunda mesnun olan artık suyu içmek,
dua okumak gibi sünnetleri yerine getirirken insan, hep metafizik bir
gerilime girmektedir. Ardından buna, bir de sünnet olan namazı kılmak
eklenir ki, böylece insan farzı kılmaya tam hazır hâle gelir.
Evet, namaz turnikesinde her şey bize namazı hatırlatıyor. Ta işin başında
minarelerden yükselen lâhûtî sadâ, gerilimimizi artırabildiğince artırıyor
ve biz Allah’ın büyüklüğünü vicdanımızda duymaya başlıyoruz. Gideceğimiz
mescide ulaşmak için, adımlarımızı daha da sıklaştırıyoruz.. böylece
ezanla, ötelerden gelen bir çağrıya icabet ediyor gibi ritmimizi
artırıyoruz. Ezanı okuyan ses, sona doğru erimeye yüz tutarken, biz de,
vicdan ve ruhumuzla âdeta eriyoruz. Sonra mescide gelip nafile namaza
duruyoruz. Bu da, bir bakıma bizim için farzın kapılarını zorlama oluyor.
Ve sanki nâfilemizle teveccüh ettiğimiz Rabbimize şöyle demek istiyoruz:
Allahım! İstiyorum ki hep Sana teveccüh edeyim.. aradığımı Sende
bulayım... Seni görüp, Seni duyayım... Ve hep Seni soluklayayım. Çünkü
Senin dışında başka taraflara bakmak, başkalarını görmek, başka şeylerle
meşgul olmak fuzûlidir. Ben fuzûli şeylerden kaçıyor, çok önemli bir şeye
teveccüh ediyorum.
Nafilede, kapıyı böylesine zorlamak ve Hak kapısının tokmağına dokunmak,
farza şuurluca girebilme halini yakalamaya çalışmak, farzla konsantre
olmak için önemli vesilelerdir.
Abdest, yapacağı tesiri yapmıştı... Ezan da yaptı.. ve nafile ile üçüncü
adımı da atmış olduk. İşte tam bu esnada, nağmesi sûzişî bir müezzin
kalkıyor, kemâl-i samimiyetle Allah’a yöneliyor ve kamet getiriyor. Bizim
için bu, artık heyecan adına bardağı taşıran son damla oluyor...
Bu son noktada olsun, vicdan heyecana gelmiyor, Allah’a tam teveccüh
edemiyor ve “mihrabım neredesin!” deyip inleyemiyorsa o işte bir noksanlık
var demektir.
Müezzin kamet getirmekle, Allah’tan başka insanı meşgul edecek her şeye
son darbeyi indirir ve kul da “Allahü Ekber” deyip namaza bu mülâhaza ile
girer, sonra da rükûa giderken, secdeye varırken hep bu sözü tekrar eder.
Böylece her rükünde Rabbinin büyüklüğünü, kendisinin de küçüklüğünü ilan
ederek: “Rabbim, Sen büyüksün, ben de küçük” der büyük azemetiyle durur,
küçük de O’nun karşısında tam bir kulluk ve kölelik şuuru içinde serfürû
eder, düşüncesiyle kıvranır durur. Siz isterseniz buna, namazla konsantre
olmanın umûmî serancamesi diyebilirsiniz.
İnsan, namazda Allah’a ulaşır.. hem öyle ulaşır ki, Hz. Muhammed
Mustafa’nın Mirac’ta Allah’a mülâki olup, verdiği selâmı, o da tahiyyatta,
doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’a yöneltir ve o selâmı tekrar eder.
Hataların Temizlenmesi
Hadîs-i şerifte hataların mahvedilmesinden bahsedilerek يَمْحُو اللهُ
“Hataları siler temizler.” deniliyor. Burada “mahv” yazılmış bir şeyin
silinmesi, demektir. Öyle ise, hata bir nüve halinde tabiat-ı beşerde var.
İnsan bu nüveyi ya nemalandırır veya gelişmesine fırsat vermez. Allah
Resûlü’nün, tavsiye ettiği hususların yapılmasıyla Cenâb-ı Hak, bu
hataları silip süpürür ve kabiliyet-i şerri de kabiliyet-i hayra çevirir.
يَمْحُو الله مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِندَهُ أُمُّ الْكِتَابِ Âyetinde de
bu hakikate işaret edilir. Âyet şöyle demektedir: “Allah dilediğini silip,
iptal eder, (dilediğini de) isbat edip sabit bırakır. Bütün kitapların
aslı O’nun yanındadır.” (Ra’d, 13/39).
Demek oluyor ki, hata istidat olarak insan tabiatından ayrılmayan bir araz
ve her insan için çok önemli bir husus... Öyle ise, onun temizlenmesi ve
silinmesi de mutlaka herkesi ilgilendirecektir.
Her insan, hata işleyebilir, hattâ hayatını inhiraflar içinde
sürdürebilir. Ancak bu hataların silinerek, yerlerine âli derecelerin
kaydedilmesi de, her zaman ve herkes için mümkündür. İşte böyle bir
bahtiyarlığa mazhar olma yollarından biri de, her şeye rağmen, bütün
sıkıntılara katlanarak abdest almaktır.. ikinci olarak ciddi bir arzu ve
iştiyakla sürekli mescidlere koşmak, sonra da âdeta kalbi mescide asılı
kalmak ve hayatının diğer parçalarına da nur saçayım diye, yine mescide
gelmek niyetiyle mescidden ayrılmak.. ve üçüncü olarak, namazdan sonra
başka bir namazı intizar etmek. Bunlar, hem hataları siler, götürür hem de
insanı, derece derece arş-ı kemalata urûc ettirir.
Ribat
Allah Resûlü, bu amelleri “Ribat” olarak takdim buyurmuş ve bu kelimeyi üç
defa tekrarlamıştır.
“Ribat”, maddî-mânevî bereketin, akıp akıp gelmesine denildiği gibi, her
türlü belâ ve musibetin geleceği noktalara karşı uyanık olma ve dikkat
kesilmeye.. ve kendini bir işe, bir şeye bağlama ve adamaya da denir.
Zaten, tehlike noktalarını beklemek üzere, kendini o işe adamış askere de
“Murâbıt” denilmektedir. “Murâbıt”ın cem’isi “Murâbitûn” kelimesidir. Bir
zamanlar, bu isim adı altında bir devlet de kurulmuştu.
Kur’ân-ı Kerim:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ وَصَابِرُواْ وَرَابِطُواْ
وَاتَّقُواْ الله لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ey iman edenler! Sabredin, sebat
gösterin ve (cihad için) hazırlıklı ve uyanık bulunun! Allah’tan korkun ki
başarıya eresiniz.” (Âl-i İmran, 3/200) buyurarak bize işte bu rabıtayı
emretmektedir.
Başka bir âyette de:
“Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiğince kuvvet ve cihad için
bağlanıp beslenen atlar hazırlayın..” (Enfal, 8/60) buyurulmakla değişik
bir zaviyeden “ribât” a dikkat çekilmektedir.
Ribat, kendini adama, vakfetme mânâlarına geldiğine göre, insan, tastamam
abdest alır.. mescidle evi arasında âdeta mekik dokur.. sürekli kalbi
mescidde evine veya işine bu düşünce ile dönerse o insan, kendini Allah’a
adamış, vakfetmiş demektir.
Bu ifadesiyle Allah Resûlü bir cinas kapısı da açıyor ve diyor ki: Aslında
ribat, düşman karşısında, askerlerin ülke sınırlarını korumak üzere
kendilerini vakfetmelerine denir. Dış düşmanlara karşı hazırlıklı olmak ve
onların gelebileceği noktalara tahşidat yapmak, bu bir ribat olduğu gibi,
bir de insanın, şeytan ve nefis denen düşmanlara karşı bir kavgası
vardır.. ve bu kavga bir mânâda o cihattan daha büyüktür. İnsan ise, bu
her iki cihadı da yerine getirmekle mükelleftir. Bunlardan biri, küçük
cihad, “cihad-ı asgar”, diğeri ise büyük cihad, “cihad-ı ekber”dir.
Düşmanla yaka-paça olurken, insan çok defa nefsine ait, aldatıcı şeyleri
düşünme fırsatını bulamaz; böyle bir insanın, tenin, cesedin, bedenin
altında kalma ihtimali daha azdır. Zira, bütün benliğini cihad düşüncesi
sarmış ve onu bütünüyle meşgul etmektedir. Fakat o, rahata, rehavete
çekildiği zaman, ruhunu fena şeylerin sarma ihtimali yüksektir. Onlara
karşı ruh dünyasını koruma ve kollama mecburiyetindedir. Bu da bir
cihaddır ve bu cihadda kullanacağı en mühim silah da namazdır. Cihad,
yerine göre farz-ı kifaye, yerine göre farz-ı ayn olur. Maddî cihadla, iç
cihad arasında, farziyette de bir benzerlik vardır. Onun içindir ki Allah
Resûlü, bir muharebeden dönerken: “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.”
buyurmuşlardır.[10]
İnsanın kalbinin camiye asılı olması; yani namazla içli dışlı bulunması ve
Nebi’nin anlayışıyla namaza şehvet hissiyle bağlanması âdeta onun bir
namaz âşıkı kesilmesi, kesilmesi ve namazın, o şahıs için göz aydınlığı
haline gelmesi, cephede nöbet bekleyen insanın ameline denk ve müsavi
tutulmuştur.
Bu hadisle ilgili mülâhazalarımıza kısa bir hülâsa getirecek olursak:
İkisi daha ziyade davranışlarla, diğeri de niyetle alâkalı öyle üç şey ki,
duygu ve düşünce itibarıyla insanı bir çeper içine alıyor, إِنَّ
الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّـيِّئَاتِ “Şüphesiz iyilikler kötülükleri
siler-süpürür götürürler” (Hûd, 11/114) inşirah-bahş fermanı gereğince,
onu geçmişteki günahlarından arındırıyor ve geleceğin muhtemel hatalarına
karşı da, ibadet aşkı, Hak’la irtibat ve niyet gücüyle techiz edip
savaştırıyor.
Birincisi; su ve hava unsurlarının rahat abdest almaya müsait olmadığı;
suyun da, havanın da soğuduğu veya nedretinden dolayı suyun, abdeste
sarfedilmeyecek kadar kıymetlendiği durumlarda -tabiî hayatî ve zarûrî
ahval müstesna- özene özene abdest almak, çok derin bir hulûs, ciddi bir
sevap hırsı ve alabildiğine bir kulluk iştiyakı ister ki, yerine
getirebilsin. Eğer bir insan bütün bu derinlikleri göstermenin ifadesi
olarak, en ağır şartlar altında abdest alabiliyorsa, gönlü mâmûr ve
O’nunla irtibatlı demektir. Zaten -buradaki “cihet-i câmia” da irtibattır-
böyle aydınlık bir dünyada, lekeler kıymık kıymık gidip ruhun
derinliklerine saplansalar bile, kat’iyen kalıcı olamazlar. Abdestin,
vücudun elektriğini dengelemesi.. insanın abdestle büyük ölçüde
streslerini yenmesi.. ve ruhun günde beş defa metafizik güçle yenilenmesi
bizim için mahfuz ve müsellem olmakla beraber, mevzûnun çerçevesini aştığı
için geçiyoruz...
İkincisi; bir mânâda mirac.. ve Allah’a ulaşma yolunda gidip gelip
mescidlerin yollarını aşındırma.. bedenin zindeleşmesi ve fizikî gücün
korunması mahfuz.. ruhun, idrakları aşan neşvelerle şahlanması, kalbin,
daha namaza girmeden namaz mülâhazalarına dalması, tam Allah huzuru
sayılan mühim bir ibadet için gerekli konsantrasyonun sağlanması ve “çokça
adım” sözüyle ifade edilen bu uzun yolda ayrı ayrı buudlarda değişik
mülâhazalara dalınması, dalınıp başkalaşılması ve bu başkalaşmalar içinde
kara geçmişlerin nedametlerle silinip, iniltilerle ak’a boyanıp aklanması,
hayrın, yeni hayırlara vesile olması mânâsında öyle salih bir dairedir ki
-fâsid daire karşılığında kullanıyorum- bu dairede seyahate azmetmiş
birinin geçmişi, لِيَغْفِرَ لَكَ الله مَا تَقَدَّمَ مِن ذَنبِكَ “Neticede
Allah senin geçmiş günahlarını yarlığayacak.” (Fetih, 48/2) beyanından
nebean eden vefaya; geleceği de وَمَا تَأخَّرَ “Gelecek günahlarını da..”
hısn-ı hasînine emanettir. Onun içindir ki, bu seyahatin her menzilinde
gözler, يَمْحُو اللهُ بِهِ الْخَطَايَا ile açılır-kapanır, gönüller de
وَيَرْفَعُ بِهِ الدَّرَجَاتِ beşaretiyle coşar...
Üçüncüsü; âşığın vuslat bekler gibi, namaz vakitlerini beklemesi ve o
mübarek vakitleri, tıpkı “evkat cetveli” gibi kullanarak, hayat ve
faaliyetlerini ona göre tanzim etmesi, öyle tasavvurları aşan bir zaman
anlayışıdır ki; insan o sayede, amellerin belli zaman dilimlerine
dağılmasından meydana gelen boşlukları, ancak, böyle bir niyet buuduyla
doldurabilir, namazdaki huzuru ve Hakk’a yakınlığı namaz dışına da
taşıyabilir ve bütün dünyevî meşgalelerini Allah’la irtibatlandırıp
hepsini ibadet haline getirebilir. Bu itibarladır ki, sınırlılığı içinde
niyet sayesinde sınırsızlaşan pek çok ibadet gibi, intizar ruhuyla kılınan
namaz da, aynen maddî-mânevî cihad gibi رِبَاطٌ sözüyle insanın Rabbi’yle
münasebetinin unvanı olmuştur.
Bu da, abdest ufkunda tüllenip, namazla semavileşen mü’minin aydınlık
dünyasından, küçük bir kesit takdim etme adına, yine O’ndan, alabildiğine
kısa fakat derin, oldukça az kelime fakat şümullü bir söz örneği...
Sözü daha fazla uzatmadan O’nun başka bir nurlu beyanına intikal etmek
istiyorum. Bu defaki bir kudsî hadîs (mânâsı Cenâb-ı Hak’tan, lâfzı
Efendimiz’den olan hadîslere “Kudsî Hadîs” dendiğini hepimiz biliriz).
[1] Müslim, Tahare, 41; Tirmizi, Tahare, 39
[2] Tirmizi, Kıyame 49; İbn Mace, Zühd 30
[3] Tirmizi, Zühd 35; Buharî, Ezan, 36; Müslim, Zekat, 91
[4] Mecmeu’z-Zevaid, 2/271
[5] Müsned, 5/364, 371; Ebu Davud, Edeb, 78
[6] Müsned 3/199; Nesai, Isretu’n-Nisâ, 1
[7] Kenzu’l-Ummâl, 7/284
[8] İbn Mâce, Tahâre, 114; Müsned, 5/250
[9] Mecmeu’z-Zevaid, 1/61,109
[10] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1/424
------------------------------------
Buhari ve Müslim’in rivayet ettiği bu hadîste Cenâb-ı Hak şöyle
buyurmaktadır:
أعددتُ لعبادي الصالحين ما لا عَيْنٌ رأت ولا أُذُنٌ سمعت ولا خَطَرَ على
قلبِ بَشَر
“Ben salih kullarıma, ötelerde, öyle şeyler hazırladım ki, ne göz görmüş,
ne kulak işitmiş ne de kimsenin hayaline gelmiştir.” [1]
Hadîste bir sürprizden bahsedilmektedir. İnsan orada, beklemediği şeylerle
hem de beklemediği bir anda karşı karşıya gelecektir. Gerçi Kur’ân’da,cennete
ait bazı nimetler anlatılmaktadır. Ancak bu, onlara sadece ad ve unvan,
yaklaşma ve bir mirsad-ı tefekkürdür. Yoksa dünyada iken onların
hakikatını kavramak mümkün değildir.
İbn Abbas (ra) وَأُتُواْ بِهِ مُتَشَابِهاً “Onlara, benzer şeyler
verildi.” (Bakara, 2/25) âyetinin tefsirinde der ki, cennette sizin
bildiğiniz nimetlerin sadece adı vardır.[2] Tattığınız zaman, çeşnisiyle,
“bu şuna buna benziyor” diyebilirsiniz ama kat’iyen onun aynı değildir.
Çünkü cennet nimetleri de aynen cennetin kendisi gibi, onun ebedî ve bâki
oluşuna muvafık yaratılmıştır. Bu dünyaya ait karpuzu, kavunu, elmayı,
armutu orada aramak safdillik olur...
Cennet, sürprizler diyarıdır. Başınızı döndürecek, bakışınızı
bulandıracak, sizi mest ve sermest edip kendinizden geçirecek ve âdeta ne
yaptığınızı bilemez hale getirecek içinde her çeşit nimetin dizildiği bir
ukba panayırıdır cennet. Ayrıca, binlerce sene cennet hayatı, bir anlık
cemalini seyretmeye mukâbil gelmeyen, Cenâb-ı Hakk’ı müşahede de yine
Cennet sürprizlerinden. Yani mü’minler cennete girince orada Rabbilerini
müşahede edeceklerdir. Yoksa Cenâb-ı Hak, zaman ve mekandan münezzehtir..
o mekan cennet ve o zaman cennet zamanı olsa bile. Evet, salih kullara,
Cemalullah’ı seyretme gibi bir sürpriz de hazırlanmıştır.
“Salih”; arızasız, kusursuz iş yapan demektir. Salihât ise,
arızasız-kusursuz yapılmış işlere denir. Yapılan işlerin salihata dahil
olup olmadığı ise, ancak İlâhî kıstaslara vurularak anlaşılır. Yani,
Allah’ın ölçüleri içinde, namaz nasıl kılınır, oruç nasıl tutulur, zekat
nasıl verilir, cihad nasıl yapılır, iç âlem nasıl kontrol altına alınır,
vicdana nasıl bakılır, ruh nasıl şahlandırılır, irade nasıl güçlendirilir,
his ve duygular nasıl geliştirilir? Bütün bu “nasıllar”, İlahî ölçü
nasılsa öylece bir değere tabi tutulur ve öylece değerlendirilir. Bu
itibarla, insanın kendini Allah’ın beyanına göre ayarlaması, akord etmesi
ve Cenâb-ı Hakk’ın hoşuna gidebilecek şekilde sesler çıkarmaya çalışması
salihat adına ilk adım sayılır.
Evet, bir sâzendenin çalma faslına geçmeden evvel sazını akord ettiği
gibi, siz de, nezd-i Ulûhiyette hoşa gidecek, hora geçecek bir ses
çıkarmak istiyorsanız mutlaka kendinizi Kur’ân’a göre ayarlamalı ve akord
etmelisiniz. Tâ sesiniz ötelerde hüsn-ü kabul görsün. Yoksa yüzünüze
bakılmaz! Cenâb-ı Hak, Semî ve Basîr’dir. Her şeyi görür, her sesi duyar.
Ancak, eğer sesiniz o makama uygun değilse, sizi dinlemez. Dolayısıyla siz
de sesinizi duyuramamış olursunuz.
Bir diğer mânâda Sâlihât; yapılan amellerin, bizzat Cenâb-ı Hak tarafından
gözetildiği ve gözetileceği mülâhazasıyla, özene bezene yapılması
demektir. Öyleyse insan, önüne gelen bütün iyilikleri titizlikle yerine
getirmelidir. Çünkü hangi amelin, kurtuluşa vesile olacağı belli değildir.
Onun içindir ki, Allah Resûlü اِتق الله ولا تَحْقِرَنّ من المعروف شيئاً
buyurmaktadır. “Allah’tan kork ve hiçbir mârûfu küçük görme.”[3]
Ayrıca mevzubahis ettiğimiz hadîste: “Benim salih kullarıma” mânâsına
لِعِبَادِيَ الصَّالِحِينَ denilmektedir. Demek ki salihât, onları Allah’a
yaklaştırmış ve Allah tarafından sevilen sevgililer haline getirmiştir.
Başka bir hadîs-i kudsîde ise Allah tarafından sevilenlerin durumu şu
şekilde anlatılmaktadır:
فإذا أحببتُه كنتُ سمعَه الذي يَسمع به وبصره الذي يُبصِر به ويده التي يبطش
بها ورِجْله التي يمشي بها
“Artık onu sevdim mi, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen
ayağı olurum.!” [4]
Yani, kul, salihatla Allah’a öyle bir yakınlık kazanır ki, tamamen O’nun
boyasıyla boyanır.. ve artık o, gassalın elindeki meyyit haline gelmiştir;
onu sağa sola evirip çeviren, hep Cenâb-ı Hak’tır. Bu ne tatlı bir
cebirdir ki, Rabb, onu doğruluk istikametinde sevk etmektedir. Gayri böyle
bir insanın ilahî bir lütuf eseri olarak Hak’dan yüz çevirmesi söz konusu
olmasa gerek. Çünkü o; “Benim kullarım” denilebilecek noktayı tutmuş ve
mukarrebine dahil olmuştur.. ve zaten böyle biri: “Tut beni Allahım! Tut
ki, edemem Sensiz” der, inler.
O, iyi ve güzel olan hemen her şeyi yapar ve yaptığı her şeyde de
kurtuluşuna vesile arar. Zira o, hangi amelin kurtaracağını bilmediğinden
dolayı, önüne gelen hiçbir iyiliği kaçırmaz. Yaptığı bütün bu ameller
ahirete bir sürpriz paketi olarak gider ve bir gün cennete girdiğinde, bu
paketler onun önünde bir bir açılır ve ona gözlerin görmediği kulakların
işitmediği sürprizleri yaşatırlar.
Bazen, bir köpeğe su vermenin dahi insanı cennete ehil hale getirdiği ve
getireceği[5] bazen de bir kediyi susuz bırakmanın cehenneme sebep olduğu
ve olacağı[6] hakikatini nazara alarak diyoruz ki; cennet ve cennette
verilecek de bütünüyle sürpriz şeylerdir.
Hem, insan ancak gözünün gördüğü, kulağının duyduğu, hayalinde
canlandırabildiği şeyleri bilebilir. Halbuki, insan, sınırlı olduğu gibi
bu duyguları da sınırlıdır. Dolayısıyla bu duygular vasıtasıyla ancak
sınırlı olan şeyler idrak edilebilir; sınırsız bir âlemdeki nimetleri,
bunlarla tartmak mümkün değildir.
“İdrak-i meâli bu küçük akla gerekmez
Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.” (Z. P.)
Diğer bir tevcih de şu olabilir: Cenâb-ı Hak yapılan iyiliklere bazen on,
bazen yüz, bazen yediyüz, bazen yüzbin, bazen bir milyon, bazen de
sayısını ancak kendisinin bileceği mükafat verir. Hiçbir kul, kendisine
nasıl bir mükafat verildiğini bilemez. Ahirette ise, amellerinin karşılığı
böyle tasavvurlar üstü sürpriz olarak önüne çıkınca, şaşırır kalır ki,
böylece onun hayalinden dahi geçmeyen şeyler, birer hakikat olur.
İşte bu kadar derin hakikatı, birkaç kelime ile anlatıveren Allah Resûlü,
bizim idrakımızın kavrayış cidarlarını zorlayan bu sözleri hiç düşünmeden,
âniden ve irticalî olarak söylemiştir. Sadece şu söz dahi, O’nun nasıl bir
idrak üstü fetânete sahip olduğunu isbata yeter... Ancak biz, O’ndan
bahsetmenin verdiği ledünnî hazdan vazgeçemediğimizden hiç olmazsa birkaç
sözünü daha nakletmeyi düşünüyoruz.
[1] Buhârî, Tevhid, 35; Müslim, Cennet, 4, 5
[2] İbn Kesir, Tefsir, 1/91
[3] Münâvî, Feyzü’l-Kadir, 1/121, Müslim, Birr ve Sıla; Ebû Davud, Libas,
25
[4] Buhari, Rikak, 38
[5] Buhari, Enbiya, 54; Müslim, Selam, 153, 154
[6] Buhari, Müsakât, 9; Müslim, Selam, 151; Müsned, 2/507
|