ALLAH-U TEALA C.C. BUYURDU Kİ |
|
HZ.MUHAMMED
MUSTAFA SAV. BUYURDU Kİ
|
||||||||||||||||||||||||||
| TAKLİDİ İMANI BIRAK |
EY MÜSLÜMAN! İMAN ET |
GERÇEK İMANI BUL |
||||||||||||||||||||||||||
|
ÜLKE VE ŞEHİRLERDE NAMAZ VAKİTLERİ |
|
www.imanzevki.es.tt | ||||||||||||||||||||||||||
|
|
||||||||||||||||||||||||||||
| VE İŞTE YAZDIKLARIM | ||||||||||||||||||||||||||||
|
|
||||||||||||||||||||||||||||
|
|
||||||||||||||||||||||||||||
|
bu
sayfada yazmış olduğum ve bir kısmı yayınlanmış
makalelerim bulunmaktadır görüşlerinize sunuyorum. adım yayınlandığı ve izin alındığı takdirde isteyen herkes yararlanabilir
HOŞ GELDİN CÂNIM EFENDİM ,EY GÖNÜLLER SULTANIEy Alemlerin Hükümdarı...Aklın ve
ilmin Sultanı... Ey dünyanın dileği, çaresizlerin umut
ışığı , yolunu kaybedenlerin ümit kapısı , Müminlerin
umudu ,Varlıkların efendisi ... Yıllarca önce bir Rebülevvel ayının
12. gecesi diye haykırdı cümle alem 17 nisan 2001 BİR KURT MASALIAslında herkesçe bılınen bır kurt masalıdır , anlatacağım. Yeşıl , körpe bır o kadar da bereketlı genış bır ovanın ortasında otlayan , bakanların maşaallah demesıne sebep olabılecek , hayran bırakacak besılı üç boğa... Gün doğumundan gün batımına Allah (c.c)’ın verdığı rızıkla geçınıp gıderlermış , dostça , arkadaşça , kardeşçe... Hanı derler ya gül gıbı geçınıp gıderlermış..... Ancak...Bu dostluğu bozmaya çalışan bır fıtne dolaşırmış çevrelerınde. Bu boğaların dostça , bırlıktelık ıçerısınde olmasını hazmedemeyen bır kurt hasedınden çatlarmış. Ne yapmalı ne etmelı de bunların arasına nıfak sokmalıyım , ayrılık sokmalıyım da bunları bırbırınden ayırıp ta mıdemı doldurayım dıye düşünürmüş , nıcedır. Zıra onların bırlıktelığı öyle bır kuvvet ımış kı kurt yanlarına yaklaşamazmış. Boğalar uyur kurt uyumazmış , fesat düşüncelerını uygulamak ıçın... Günler geçerken böylece , bır gün kurt buldum dıyerek yerınden fırlamış. Aklına gelenı uygulamaya karar vermış. Ve bır gün... Boğaların en ırısı , en fazla besılı olanına kurt yaklaşmış. Boğa homurdanmış. Buralara yaklaşma demedım mı demış. Kurt yılışıp , başını önüne eğmış. Nıyetım dostça. Kavgaya gelmedım demış. Ne ıstıyorsun .dıye sormuş en besılı boğa. Kurt kıs kıs gülerek boğanın kulağına eğılmış. Sana üzülüyorum.. Sen kı yıllarını verdın. Bu çayırlarda ömrün geçtı. Her yerı , her şeyı , İyılığın ya da kötülüğün nereden geleceğını sen hepsınden ıyı bılırsın. Ama senın şu ıkı arkadaşın nankörlük ederler de , senın kıymetını bılmezler. Boğaların büyüğü önce bu yalana ınanmaz. Kurdun yalan söyledığını , dığerlerının kendısıne çok bağlı olduğunu söyler. Kurt bın dereden su getırır , bın bır yemın eder, sözlerının doğruluğuna boğayı ıkna eder. İstıyorsan ıspat edeyım , der. Boğa , ıspat et o zaman der. O zaman benı dınle. Senın yerını almak ısteyen şu alaca olanı var ya. Onu yarın şu tepenın ardında daha bol otların olduğunu söyle. O gelmek ıstemeyecek. Sen zorlayınca da o sana saldıracak. Senın bunadığından , o tepenın tehlıkelerle dolu olduğunu söyleyecek. İşte o zaman sana saldıracak. Senın yerını almak ısteyecek. İşte sen ızın verırsen , o anda ben ortaya çıkacağım , onu bana bırak. Ben onu parçalayayım. Sen yıne bu çayırların kralı olmaya devam et.. Kurdun bu sınsı planına olur vermış , koca boğa... Kurt bu durur mu ? İşı sağlama almakta kararlı. Derhal alaca boğaya gıtmış. Alaca boğada kurdu görünce , homurdanmış. Onu uzaklaştırmak ıstemış. En büyük boğaya söyledığı sözlerın aynısını alaca boğaya söylemye başlamış. Önce bır ıkı yılışıp , başını önüne eğmış. Nıyetım dostça. Kavgaya gelmedım demış. Ne ıstıyorsun .dıye sormuş alaca boğa. Kurt kıs kıs gülerek boğanın kulağına eğılmış. Sana üzülüyorum.. Sen kı bunca zamandır bu çayırlarda gezersın. Dığerlerını tehlıkeden korursun. Koca boğa ıhtıyarladı. Gözlerı görmez , ayakları tutmaz olmuş. Hala krallık taslıyor. Halbukı bu çayırların efendılığı sana yakışır. Bu çayırlarda ömrün geçtı. Her yerı , her şeyı , İyılığın ya da kötülüğün nereden geleceğını sen hepsınden ıyı bılırsın. Ama senın büyük saydığın , saygı gösterdığın o boğa yerını alacaksın dıyerek sana tuzak hazırlıyor. Senı tepenın ardındakı uçuruma götürecek. Tam arkanı döndüğünde de senı oradan aşağıya atacak. Bunları duyunca çok üzüldüm. Şok oldum. Sen benı ne kadar sevmesen de ben bunu sana söylemek ıstedım. Hadı bana eyvallah der. Ertesı sabah kurt bır kayanın arkasına sıner. Artık bu ıkı boğanın kapışmasını beklemeye koyulur. Ya bır de planı tutmazsa.. İşte o zaman aç kalmak zorunda kalacaktı. Korkuyordu zıra , bugüne kadar bu üç boğa bırlık , beraberlık ıçınde yaşamıştı. Bırbırlerını hep korumuşlardı. Gün gelırdı yıyeceklerını dahı paylaşırlardı. Bu bırlığı bozmak zordu ama ....Kurt böyle düşünürken bır homurtu duydu. Koca boğa ıle Alaca boğa kapışmışlardı. Sevınçle yerınden fırladı Kurt... kayanın üstüne çıktı. Sen kralsın ben kralım feryatlarına toz duman karışıyordu. Yaşlı boğa gücünün kesıldığını anladığı anda Kurda seslendı. Hadı gelsene yardıma. Kurt bu durur mu. Yıldırım gıbı fırlayarak dışlerını alaca boğanın gerdanına batırdı. Alaca boğa tuzağa düştüğünü anlamıştı ama canı da gıtmıştı. Kurt yaşlı boğaya , haklıymışım değıl mı , der. Yaşlı Boğa canını kurtaran kurda mınnettar kalmıştır. O halen bu çayırların kralıdır. Koca çayır ıkı boğaya kalmıştır. Ama kurdun karnı yıne acıkmıştır. Yıne plan yapmalı bunların bırını daha yemelıdır. der... Bu kez sarı boğaya gıder. Ve yıne aynı sözler. Önce bır ıkı yılışıp , başını önüne eğmış. Nıyetım dostça. Kavgaya gelmedım demış. Ne ıstıyorsun .dıye sormuş sarı boğa. Kurt kıs kıs gülerek boğanın kulağına eğılmış. Sana üzülüyorum.. Sen kı bunca zamandır bu çayırlarda gezersın. Dığerlerının bır beylık uğruna nasıl bırbırlerıyle kavga ettığımı gördün. Bu hırsları bırının , hem de senınle aynı fıkırde olanının ölümüne sebep oldu. Koca boğa ıhtıyarladı. Gözlerı görmez , ayakları tutmaz olmuş. Hala krallık taslıyor. Halbukı bu çayırların efendılığı sana yakışır. Bu çayırlarda genç bır boğanın hakımıyetı olmalı. Her yerı , her şeyı , İyılığın ya da kötülüğün nereden geleceğını sen daha ıyı bılırsın. O koca boğa bır ışe yaramaz oldu. Ama senın büyük saydığın , saygı gösterdığın o boğa yerını alacaksın dıyerek sana tuzak hazırlıyor. Senı yok etmek ıçın planlar hazırlıyor. Bunları duyunca çok üzüldüm. Şok oldum. Sen benı ne kadar sevmesen de ben bunu sana söylemek ıstedım. Hadı bana eyvallah der. Dur gıtme der genç , sarı boğa. Ne yapmalıyım , bana akıl ver. Kolay demış kurt... Ben onun hakkından gelırım. Ama sen hıç müdahale etmeyeceksın , der. Ne yapacaksın. Ben ona saldıracağım zaman senden yardım ısteyecek. Sen duymamış gıbı yapıp , yemını yemeye bak.Göreceksın buranın kralı sen olacaksın. Genç Boğa , tamam demış . Ve Kurt yaşlı Boğanın hakkından gelmış. Onu da güzelce mıdesıne ındırmış. Ve gün gelmış çayırlarda tek kalan sarı boğa tecrübesızlığının , yalnız kalmanın, dostunun düşmanını kım olduğunu bılmemenın cezasını kurdun mıdesıne gıttığı gün anlamış: Bu masalı neden anlattım. Gerçı arıflere sözüm yok ama.. Müslümanların bırlık beraberlık ıçerısınde olması gerektığı zamanımızda bır çok kurt yalanına kapılmışız. Bırılerı çayır ağalığını kapmak uğruna bu bırlığı bozma sevdasında. Kımı yenılıkçı hareket demekte , kımı %39 oyum var , kral ben olurum demekte , kımı tecrübem yeter demekte , bır dığerı onlar da kım bu bayrağı bız dalgalandıracağız deyıp , sahıp olunan oy potansıyelını sebıl şekılde dağıtmaya çalışıyor. Yenılıkçı harekette yenı ne var , bılmıyoruz. %39 oy var ama sadece Ankara senı tanıyor , dığer ıllerden ne haber. Bır dığerı kımseye söz geçıremedı. Dıllerını tutturamadı. Meydanı boş bulan partının dağılmasına neden oldu. Bır de kurucuları var kı , bu bırlık beraberlığı sağlayacağı yerde daha fazla karıştırıp kurtlar sofrasına meze hazırlıyor. Ben cahıl bır ınsanım. Kafam o kadar bu olaylara çalışmaz amma.... 1. 28 Şubat kararlarının alındığı gün . “ ne ben bu kararlara ımza atarım ne de başbakanlık yaparım , deyıp de o koltuğu terk etse ıdı bugün bu mılletın tek alternatıfı olurdu. Yaşının , bılgelığının verdığı ımkanla da yerıne bır dınamık , sevılen , oy potansıyelı yüksek enerjık bırını koyar. Bır bılen durumunda bır kenarda oturur , partının parçalanmasını önleyebılırdı. Ülkenın tek partısı olurdu. 2. Allem edıldı kallem edıldı ama adı geçen partının halkın oyu ıle lıderlığıne yakışan bırı susturuldu. İyı ama bu oyları dağıtmanın anlamı ne. Kıme ne kazandıracak. Yenılıkçılık nerenızde. Hep bılınen , denemış , ülkenı kaosa sürüklemış o ısımlerle mı oy ısteyeceksınız , beyefendı. Halkın güvenı sıze de azalıyor. Yenılıkçı dedığın zaman yenı ınsanlar getırmelısın. Batan gemılerı terk edenlerle değıl. 3. .% 39 oyum var dıyen beyefendı.Sıze sadece Ankara yetmez. Bırkaç oyun varsa onu bırlık ve beraberlık adına kullan. Bölmeye ne gerek var. 4. Yıkılan enkaz üzerıne ıyı ev olmaz. Eğer sıneı mıllete dönmeyı ıstıyorsanız. Sılkının. Mılletvekıllığınden de ıstıfa edın. Bugüne kadar sesı olamadığınız halkın arasına dönün. O koltukları terk etmedıkçe bu mıllet sıze de oy vermez. Ülkeyı karabasana çevıren bu ıktıdardan kurtulmanın yolu kapatılmış partının ve dığer Bağımsızların top yekün ıstıfa etmesıyle olacaktır. 5. Akıllı olmak erdemdır. Sağın oyları ıstıkrarlı bır hareketle bır olur. Selametten , fazıletten sonra rezalet olmasın. Bırleşın. Yaşlılar yol göstersın. Gençler enerjılerını bırleştırsın. Kurda yem olmayın. 6. Özetle , BÜYÜK DÜŞÜNÜN . Hırslarınıza yenık düşmeyın. Bırlıkten kuvvet doğar. Halkın polemıklere değıl bırlığe ıhtıyacı var. Kuvvetlı , saygın , ayakları yere basan Ve Allah ^tan korkan lıderlere ıhtıyacı var. Son sözler Kuran ve hadısı şerıflerden ; “Allah sıze görevlerı başarabılecek olanlara vermenızı , ınsanlar arasında hükmettığınız zaman adaletle hükmetmenızı emreder. Allah sıze ne güzel öğüt verıyor. Şüphesız Allah ışıten ve bılendır. Nısa 58 ” “Allah’a yemın olsun. Bız yönetıcılık ısteyen kışıyı ve onu ıçın ıçın arzu duyan adamı yönetıcılığe getırmeyız.” “ Her kım adaylar arasında Allah’ı hoşnud edecek bırı varken daha aşağı sevıyede olanı göreve getırecek olursa Allah’a , Resulu’ne ve mümınlere hıyanet etmış olur.”
DEVLET EĞİTİMDEN ELİNİ ÇEKSİN
20.
yüzyılda özellikle iletişim ve bilgi işlem teknolojisinde
kaydedilen baş döndürücü gelişmelerin sonucu olarak,
yepyeni bir çağa, Bilgi Çağı'na girdik. Bilgi çağı daha
şimdiden 21. yüzyılda dünyamızın çok daha köklü
değişikliklere sahne olacağına işaret etmektedir Hızlı ve
etkin iletişim ortamında insanlar, kurumlar, halklar ve
uluslararası etkileşim her alanda büyük değişime yol
açacak; insanoğlu maddi ve manevi varlığını en yüce, en
gelişmiş değerlere endeksleyen yaşam şartlarını her
zamankinden daha çok talep eder duruma gelecektir. Bu
değişimden Türkiye'yi, Türk halkını, Türk insanını
soyutlamak mümkün değildir, mümkün olmayacaktır,
olmamalıdır da. Devletin görevi insanların beyinlerini ve kalplerini yönetmek değil! Devletin görevi, insanların refah ve mutluluğuna hizmet edecek kurumların gelişmesine imkân hazırlamak, teşvik etmektir Bu nedenle ; İşte bu noktada diyorum ki eğitim hizmetleri veren kuruluşlar yani devlete ait ve devlet tarafından yönetilen okullar özelleştirilmelidir Yani , devletin eğitimdeki faaliyet alanını çok önemli ölçüde daraltmayı öngörüyoruz, Devletin , bugün eğitim konusunda harcamış olduğu tüm giderlerini büyük ölçüde azaltacağını , devletin bu alanda sadece denetçi olmasını bunu yaparken de büyük bütçelere gereksinimi olmayacağını vurgulamak istiyoruz. Devlet eğitim hizmetleri işini özel sektör kuruluşlarına, vakıflara vb. bırakmalıdır Standart koyacak, sıkı denetleyecek ve tabii, eğitim hizmetlerini vergiden muaf tutacak. Bu bağlamda Milli Eğitime ait kuruluşların tümü özel sektöre devredilecektir. Bu hizmetlerin rekabet ortamı içinde özel sektör kuruluşları tarafından yerine getirilmesi, faaliyete dinamizm ve birey açısından, fiyat avantajı getirecektir. Vatandaş çok daha küçük ücretler ödeyerek, çok daha iyi hizmet alabilecek ve geleceğinden endişe etmeyecektir. İsterse devlet ücretlendirmede serbest piyasa ekonomisinin dışında bu noktada vaz geçecek , bu konuda narh getirecektir. Yani az vergi alan devlet okul ücretlerine müdahele ederek herkesin okuma şansını elde edebilmesi için cüzi ücretler talep edecektir. Türkiye'de çeşitli iktidarlar (siyasi otoriteler) tarafından benimsenen sözde "eğitim politikaları" nın değişmez amacı, öncelikle devletçi zihniyetin yerleştirilmesi olmuştur. Buna ek olarak, sağ iktidarlar "milli" ve "muhafazakar" eğitim politikaları benimserken sol ya da sosyal demokrat iktidarlar "toplumcu" ve "enternasyonalist" eğitim politikaları benimsemişler ya da öyle söylemişlerdir. Sansür kurullarını da hep kendi düşünceleri doğrultularında çalıştırmışlardır.Okullara tavsiye edilen kitaplar her iktidar döneminde değiştirilerek vatandaşların şaşkın duruma düşmelerine neden olunmaktadır. "Eğitim politikaları "nın her iktidarla değişmesinin getirdiği, toplumu serseme çeviren bu anlayışın ne denli tahripkâr olabileceği bir yana; sorarım size "milli " ya da "muhafazakâr" ya da "toplumcu" ya da "enternasyonalist" olmak demek, ne demektir? Son derece milliyetçiyim, tüm mevcut değerlerimizin muhafazası dahası, geliştirilmesinden yanayım; tabii, toplumcuyum ve tabii, globalleşen dünyamızda, enternasyonalistim. Demagoji yaptığımı düşünebilirsiniz elbet çünkü, bu sıfatların sosyolojik ve sosyo-politik çağrışımlarını ben de biliyorum. Ama, bir an için düşünmenizi istiyorum: Herhangi bir toplumda bu kelimeleri, kelime anlamı dışında kaç kişi kavrar ve dolayısıyla, kaç kişi kendini siyaseten buna göre konumlar? Nitekim, namaz kılan, oruç tutan "sosyal demokratlarımız", Türkiye'nin dışa açılmasına globalleşme sürecine girmesine büyük hizmet eden "muhafazakârlarımız" ya da "milliyetçilerimiz" yok mu? Bir toplumun fertlerini kategorize etmeye kalkmak kadar büyük bir yanlışı yapabilir mi devlet ya da devleti yönetenler? Maalesef, bu yapılmıştır ve üstelik yapılanlar "eğitim politikası" olarak tanımlanmış; toplumu oluşturan fertlerin eğitim adına aslında siyaseten "saf tutmaları" beklenmiştir. Toplumu oluşturan fertlerin farklı eğitimsel tercihlerinin olabileceğine ve görevimizin farklı eğitimsel tercihlerin, hoşgörü içinde, etkileşerek bir arada yaşamasının temini olduğuna inanıyoruz. Dahası, bu işleyişin Türkiye'ye çok şey kazandıracağına inanıyoruz. Bir toplumun fertlerinin eğitimsel zorlamalara maruz bırakılması, siyasi, sosyal ve ekonomik gelişme yönünde yapılabilecek en büyük yanlıştır. Böylesi tutum, toplumsal gelişmeye mani olacağı gibi; toplumsal huzursuzluklara hatta, patlamalara bile yol açar, açmaktadır da. Dahası, devletin ya da devlet yönetiminin belirli bir eğitim politikasını benimsemesi demek, farklı eğitimsel anlayışların ifade bulmasını da caydırmak demektir ve çoğulcu demokrasi ile bağdaşmaz. Tüm bu nedenlerle, devletin eğitim politikası olamaz; Toplumu oluşturan bireyler, dil, din, örf ve adet vb tercihlerinde özgürdür ve başka türlü düşünen ve inananlara saygı gösterdikleri sürece, hiçbir zorlamaya maruz bırakılamazlar. Demokratik hukuk devletinin görevi, bu ortamı yaratmaktır. Nihai amacımız, devletin ilk öğretimden de çekilmesidir çünkü, biz merkezi eğitimin totaliter devlet artığı bir uygulama olduğu görüşündeyiz. Her düzeydeki eğitim kurumlarının vakıf vb özel kuruluşlarca üstlenilmesi ve bu kuruluşlar arasında rekabet ortamının oluşması için gerekli ortamın yaratılmasını, devletin başlıca görevleri arasında mütalâa etmekteyim. Bu bağlamda, eğitim hizmetleri de her yönü ile vergiden muaf tutularak, teşvik edilecektir. İnanıyoruz ki, ancak ve ancak bu yolla gençliğimiz en kısa sürede Bilgi Çağı'nın dayattığı bilgi ve beceriye erişebilecektir. Eğitimde yaygınlık ve kalite ancak bu yolla sağlanabilecektir. Devletin eğitimdeki en önemli rolünü, fırsat eşitliğine hizmet olarak tanımlamaktayız. Bu amaca hizmetle, Dört yılı mecburi lise dahil dokuz yıl olarak öngördüğümüz eğitim süresince fakir ve aciz öğrencilere, yetenekleri göz önüne alınarak, burs verilmesine imkân hazırlayacak düzenlemelere gidilmelidir Yeni neslin eğitimini ilk önce aile , daha sonra öğretmenler yapar. Öğretmenler yeni nesil sizin eseriniz olacaktır , diyen Mustafa Kemal Atatürk bu konuya işaret etmesine , eğitimin ne şekilde olacağına ya da olması gerektiğine dikkat çekmesine rağmen , bugün eğitim şeklini öğretmenler belirleyeceğine, siyasiler ya da devletin bürokratları yapmaktadır.. Ama Türkiye'de karışan bir nokta var: Gerektiğinde eğitim konusunda ilk okul mezunu bir milletvekili , lise ya da yüksek öğrenim müfredatı konusunda kanun çıkartılmasına karar verebilmektedir. Bu ülke halkının ekmek kadar, su kadar eğitime ihtiyacı vardır. Demokrasi de, uygarlık da böyle gelişir. Eğitimin insan hayatına doğrudan programlanması ile ilgilidir. Mesele siyasetçiler, particiler tarafından doğru algılanmıyor. Öğretmenler ve öğrenciler kimsenin soytarısı değildir ve olamazda... Eğitim bu ülke hayatının kalkınmasında, gelişmesinde, serpilmesinde ekmek kadar, su kadar önemlidir. Bunun arkasından da organizasyon gelir. Devlet mecburdur insanı geliştirmeye. Kentte, köyde çocukların yetişmesinde eğitimin işlevi büyüktür ve devletin görevi bunu oraya götürmektir. Tabii, devlet de demokratik olmak zorunda. Bu acil sorunun çözümü, eğitim kurumlarının acilen özelleştirilmesinde yatmaktadır. Fakir olan, parası olmayan vatandaşlarımızın çocukları ne yapacaklar diye sorabilirsiniz? Fakir , parası olmayan vatandaşlarımızın çocuklarına devlet, dört yıllık mecburi eğitim süresince, hatta gerekirse zeki , okulunda başarılı olan içinse tüm öğretim hayatı boyunca burs verecek ve böylelikle, fırsat eşitliği de sağlamış olacaktır. Nasıl ki, bugün hiçbir zorlama getirmeden insanlarımız kendi yörelerinde, kendi aralarında para toplayarak cami yaptırabiliyorlarsa; aynı Şekilde örneğin, vakıflar kurarak okul da yaptırabilecekler. Bu hizmeti devletten beklemeyecekler. Şimdi diyeceksiniz ki ,bu ülkede insanlar çocuklarını okula değil, Kur'an kurslarına göndermeyi tercih edebiliyorlar. Cami yaptırırlar ama, okul yaptırmazlar! Bu ülkenin insanlarını hiç küçümsemeyin. çocuğunu okula değil, Kur'an kursuna göndermek isteyeyenlerin amacı bellidir. Çocuğuna din eğitimi verdirmek istiyor.Neden bunu yapıyor. Çünkü dini inancın gereği dinini öğrenmedir. Bu Müslüman içinde aynıdır , Yahudi içinde Hıristiyan içinde.... Nasıl ki yabancı dil öğrenmesi için özel kurslara çocuğunu gönderen varsa , çocuğuna din eğitimi verdirmek isteyen olacaktır. Bu hoş görüyle olur. Siyasi otorite elini eğitimden çektiğinde, yukarıda da belirttik Toplumu oluşturan bireyler, dil, din, örf ve adet vb tercihlerinde özgürdür ve başka türlü düşünen ve inananlara saygı gösterdikleri sürece, hiçbir zorlamaya maruz bırakılamazlar. Dahası, böyle istiyorsa, yapabilir de. Tekrar ediyorum, topluma, insanlarınıza güveneceksiniz. Bu ülkenin insanları kırk yıl öncelerden başlayarak, hiç dil bilmeden, hiç büyük şehir görmeden, sanayinin "s" sinden anlamadan kalkıp Almanyalara gittiler, daha iyi yaşam şartlarına kavuşabilmek için! Yalnız , şu noktayı da belirtmek istiyorum. Devletin birkaç konuda koyacağı asgari standartlar olacak hiç şüphesiz. Bunların yanında bir okulda din eğitimi, diğer bir okulda teknik eğitim, bir diğer okulda da teknolojik eğitim ağırlıklı olabilir. Bunun kararını o okula çocuklarını gönderen insanlar ve okul yönetimi verecek. Buralardan mezun olan çocuklar devletin ya da toplumun ihtiyaç duydukları birimlerde görev alacak. Tabii ki , din eğitimi veren okuldan mezun olan bir genç teknoloji sektöründe görev almayacaktır. Özelleştirmeden kasıt, eğitimden devletin elini çekmek. Devreye, ticari amaçlı özel sektör kuruluşları girebileceği gibi; vakıflar, dernekler vb. de girecektir. Unutmayın ki, bizim müthiş bir vakıf geleneğimiz var, muazzam işler becermiş olan ve beceren. Türkiye'de zenginler geleneksel olarak hayır kurumları ile ilgilenirler. Nitekim bugün varlıklı pek çok kuruluş ya da şahıs, okullar, yurtlar açmakta; burslar vermekte; sanat ve eğitim alanlarında faaliyet göstermektedir. Zenginlerimizin sayısı artıkça, bu gelişme daha da hızlanacaktır. İşte insan tabiatının bu güzel yönünün dahası, bu ihtiyacının toplum yararına değerleneceğine yürekten inanıyor ve teşvik etmeyi öngörüyoruz Böylesi bir ihtiyacın en yoğun biçimde giderileceği alanlar da, eğitimdir: Dahası, yetiştirdiğiniz öğrenciler zaman içinde toplumda başarılı oldukça, gururlanmaz; daha da iyisini yapmaya çalışmaz mısınız? Özetle ;
Türkiye, coğrafi avantajı, köklü tarihsel birikimi, zengin ve çok yönlü eğitim varlığı, genç ve dinamik toplumsal yapısı, girişimci, çalışkan insanı ile böylesi bir dünya ortamına değil uyum sağlamak; en büyük katkıda bulunabilecek potansiyele sahiptir. Özellikle, Türkiye gibi bir ülkede, mevcut mozaiğin onore edilerek, korunması ve gelişmesinin teminini, siyasi otoritenin. başlıca görevi olarak değerlendiriyorum.
Newyork’a bir uçak daha düştü. Şunun şurasında ne güzel savaşıp duruyorlardı.. Asker sivil demeden gelişi güzel masum insanlara bombaları yağdırırken , bu uçakta nereden çıktı. Kimsenin aklı almıyor. Güvenlik önlemlerini artırmışken , uçan sineklerin bile göz hapsine alındığı , Tüm Müslümanlara ambargo konduğu bu günde yine bir uçak kalkıyor ve Newyork semalarından 255 yolcusuyla düşüyor. Ben Bush efendinin yerinde olsam hemen istifa ederdim. Tabii ben istifa ederdim. O etmez. Babasından aldığı bayrak pardon savaş yarışını alabilmek için seçimlerde bile hileye baş vurmamış mıydı. Ben Amerikan basınının yalancısıyım. Ancak Bush efendinin seçimlere hile karıştırdığını herkes biliyor. İşte bu Bush efendi istifa etmeyecek. İyi ama bu uçakta nereden düştü. Kim düşürdü. Acil toplanan Pentagon ve Beyaz Saray ilgili ve ilgisiz yöneticileri birbirlerine ilk soruyu sormuşlardır. Yolcuların içinde Müslüman var mıydı. Varsa, hangi yer altı kaynağı zengin ülke mensubu. ? Tüm gözler ve kulaklar yolcu listesinde olduğundan küçük diller yutulmuş oldu. Yolcular Dominik ve İtalyan vatandaşlarıydı. Bunların Müslüman olma olasılığı söz konusu değildi. Newyork’a bir uçak daha düştü. Daha öncekilerde olduğu gibi bunu hangi İslam ülkesine mal etmeliydi. Buna karar vermek lazım. Ama birileri bu uçağı Newyork’ta patlamaya götürürken emri yanlış almış olmalıydı ki , yolcu listesine Müslüman olup olmadığına bakmadan verilen vazifeyi yapmıştı. Adama sormazlar mıydı. “ooolum , biz sana uçağı düşür dedik ama bu uçakta Müslüman yok diye bize haber versen.. Şimdi nolcek…Biz şimdi neyi bahane edip de bir İslam ülkesine saldıracağız.” Herhalde uçak yanlış seçildi.Bu makarnacılarda nereden çıktı. Nasıl da Asya ülkelerinde boru öttürecekti. Afganistan ardından Hindistan ve Pakistan.. Sonra diğer …Tan …Tan…Tan lar.. iyi de bu İtalyanlar nereden çıktı. Ne güzel Afganistan bombalanıyordu. Kara savaşı içinde geri zekalı pardon geri kalmış Nato üyesi ülkelerin gençlerinden kurulu askerleri de kullanacaklardı. Düşmanım mı Dostum mu türünden kendi dindaşını vurmaya kalkan Öz den Öz generalleri de silahlandırıp onları da en star sinema yıldızı gibi poh pohlarsın. Yahu bu plan iyi gidiyordu da.. New york’a bir uçak daha düştü. Önce düşen dört uçağın faturası Afganistan’a kesilmiş katma değeri içinde kalan bakiyenin Irak’tan alınacağı belirtiliyordu. Ama bu son düşen uçakta Müslüman bir ülke vatandaşı yok. Şimdi ne olacak. Bu işte bir Bush’luk var ama neyin nesi….! Aslında bu işte bir Bush’luk aramak yanlış. Daha öncekilerde olduğu gibi YAKAN DA YANAR…Onca mazlumun ahını almaya devam edersen. Gökten uçak değil , göktaşı da yağar. İşte sana düşmanı kesildiğiniz dinin İslam dininin kitabı Kuran-ı Kerimden Allah’ı Teala’nın sözü “ Fil sahiplerine Rabbinin ettiğini görmedin mi? Onların kötü niyet ve teşebbüslerini boşa çıkarmadı mı? ÜZERLERİNE SÜRÜ SÜRÜ KUŞLAR SALIVERDİ…..”
Yeni Bir YıldaELHAMDÜLİLLAH MÜSLÜMAN MIYIZ Bismillahirrahmanirrahim Hicretin 1422.
yılına nihayet erdik. MUHARREM AYI başlangıcı YA DA
MÜSLÜMANLARIN YILBAŞISI olarak nitelenen gün 26 MART
PAZARTESİ günü idi.... Ne televizyonlardan , ne gazetelerden
ne yollara asılan çarşaf büyüklüğündeki afiş ya da
pankartlardan böyle bir günün geleceği konusunda tek bir
kelime dahi geçmedi. Belediyeler , Denizcilik İşletmeleri ,
Hava yolları ek seferler düzenlemedi. Kutsal yerlere ait tur
organizasyonları düzenlenmedi. Kuruluşlar olağanüstü ek
tedbirler almadı. Kayıtlara göre %99’u Müslüman olan bir
ülkede Hicri Yılbaşı geldi , bunu kutlamamız gerekir , diyen
kimse yok. Camilerde söz edildiğine eminim ama , derdim onlar
değil....Derdim şu ki , madem ki %99’u Müslüman bir ülke
sınırları içindeyiz , benim için önemli günlerde neden
günün anlam ve önemine binaen gerekli hak ve hareketler ile ,
gerekli kutlamaları yapmam için çalıştığımız kurum ve
kuruluşlar tatil edilmiyor. Ben buna yanıyorum. Bu izin konusu
bir yana , hiçbir işyerinde , mağazalarda, dükkanlarda bu
“YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN ” konusunda bile bir tek yazı
yok. Ama yine de ve illa ki dini günleri takip eden inananlar
ile bazı soytarı medya kalemlerinin tabiri ile İslami (!)
medya organlarının vasıtasıyla bu kutsi günden haberleri
olanlar ya da olacaklar Allah (c.c.) izni ile idrak etmeye
çalışmışlardır , herhalde... Telefonlar edilecek, cep
telefonlarından moda tabirle mesaj geçecekler . Hadi bilemedim
birbirlerine Kuran Ziyafeti vermişlerdir. (İnşaallah) Ancaaak ,
madalyonun öteki yüzüne baktığımızda miladi yıl
başlarının kutlandığı şevk ve heyecana rastlamak bir yana
pek çoğumuz ; hani bazılarının , “yahu ben
Müslüman’ım ,bak nüfus cüzdanımda –dini İslam –
yazıyor” diyenlerle , arada bir Müslümanlığı Ramazan
ayında hatırlayanlar , hatırlamayanlar vd. din kardeşlerimiz
bu kutsi günden bihaber Müslümanlığını (!) yaşamaya
çalışmakta olacaktır. Ha bir de , önümüzdeki 4
NİSAN ÇARŞAMBA ( 10 MUHARREM ) günü , bu mübarek ayın
AŞURA GÜNÜ olarak bilinen değerli günlerinden biri olmakta ,
bu gün vesilesi ile bir çok mutfakta tatlı bir telaş
yaşanacak , tencereler kaynayacak , ortalık aşura kokularına
bürünecek. Geçmişe göre sayıları azalsa da akraba ,
hısım ve komşulara birer kase sunacak olanlar bu kutlu günün
keyfini çıkartacaklardır. İşte bu aşureler dağıtılırken
“neyin , nesi “ diye merakla soranlar bu kutsal günden ve
içinde yaşadığımız ayın değerini anlamaya
çalışacaktır. Aşura günü
özelliğini , nasıl ve ne şekil kutlanması gerektiğini
anlatmayı başka kalem sahiplerine bırakmayı tercih ediyorum.
Acizane bahsetmek istediğim konu , Allah-u Teala (c.c) ‘nın
her yeni doğan günde biz kullarına verdiği yeni bir
fırsatın , tövbe kapılarının kapatılmadan önce verdiği
her yeni fırsatı ganimet bilerek yaşadığımız değil
yaşamak zorunda olduğumuz MÜSLÜMANLIĞI bir kez daha
hatırlasak mı , dostlar....Bu konuda birkaç kelime edelim. 1422 yıl önceyi
hatırladığımızda Allah-u Ekber demenin ne denli zor,
meşakkatli , ağır bir yük olduğunu o dönem tarihini ya da
Yaradan’ın Sevgili Habibi Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu
aleyhi ve sellem ) Efendimizin hayat hikayelerini okuyanlar
elbette bilmektedir. Müşrik , Putperest , Yahudi ve
Hıristiyanların her türlü eziyet ve cefalarına (
alışverişleri kesmeleri , işkenceler , yollara diken , iri
kemik parçaları atmaları , deve işkembesini Allah’ın en
sevgili kulu , habibi, peygamberi Hz. Muhammed Musafa sav.
Efendimizin boynuna atmaları , öldürme gayretleri ) SABIR
gösterenlerin yaşadığı gerçek mü’minlerin o döneminden
çok uzakta , hiçbir zulüm ve eziyet olmadan Müslüman
ana-babanın evladı olarak dünyaya gelişimizin bizler için
bir şans olduğunu düşünmeden, ancak ; bunun değerini ve
korumayı aklımızın ucuna bile getirmeden ortalıkta
başıboş gezinmenin anlamsızlığını düşündünüz mü ?
Elhamdülillah Müslüman’ız yahu diye atıp tutmanın
zavallılığında ömür denilen rüyanın bizlerden ne alıp
götürdüğünü sadece akıl sahipleri bilebilir.. Yoksa doğma
, büyüme , rızk için çabalama , cinsel arzuları tatmin etme
, üreme ve ölmenin tüm canlı varlıklara has olduğunu
düşündüğümüzde farkımızın akıl olduğunu göreceğiz.
Yaradılışımızda meleklerin secdeye kapandığı insanın
haddi zatında bir zerreden farksız, kıymetsiz oluşu
bazılarımızın yaşantısında hayvandan aşağı hal ve
hareketler gördüğümüzü , bazılarımızınsa ot gibi yaşam
şeklini gördüğümüzde yine de akıl denen nimetin bizi
diğer canlılardan farklı olduğunu müşahede etmekteyiz. Ne
var ki insan olduğumuzu aklımızla çözebilsek de manevi
yönden gayri İslami toplulukların hal ve hareketlerine
tıpatıp uymamızla da Müslüman olduğumuzun çok dışına
çıkmaktayız. Maneviyat ikliminde hortum türü fırtınaya
kapılarak nereden gelip nereye gittiğimiz bilmeden savrulup
durmaktayız. Kabul ediyoruz Allah (c.c) ‘ın Aleminde
yaratıkların en üstünü olarak kendimizi biliyoruz amma
Müslüman olmamızı nüfus cüzdanının sütün ve satırları
arasına karışmış “Dini -: İslam ” ibaresi olmasa
kendimizi bir toplulukta nasıl Müslüman olarak ispat
edeceğiz. Önce kendinize
,sonra ailenize , dostunuza, akraba , hısım , komşu ve
çevreye baktığınızda bir dış aleme , hani o cumartesileri
çalışmayıp Havraya giden, Pazar günleri çalışmayıp
kiliseye koşan , putuna , ateşine, ya da ilah bellediği
işaret ya da cisimlere koşarak secde edenlerden ne farkın var
ki.... Kitabımız Kuran-ı Kerimi mahfazasında yatak odasının
duvarına asan ancak onunla yaşamımızı şekillendirmeyen ,
ona uymayan , “çağa göre değişmelidir , bu zamanda bu
ayetin bu kısmı olmaz “diyerek onu şuursuzca değiştirmeye
kalkan kısaca her harfinde buyurulan emir ve yasaklara riayet
etmeyen biziz , alışverişlerde hile yapan, kar hadlerini
fütursuzca yükselten, çocuklarımızı evlendirirken “malı
var mı malı ” diyerek imanını sormadığımız eşler
seçerken, sistemin ağır yükü olarak her tarafımıza bulanan
faizin kremini kendimize yedirerek bankalardan faiz, borç
verdiğimiz kardeşlerimizden faiz dilenen biz değil miyiz.
Ramazan Müslümanlığını , Cuma Müslümanlığını icat
eden biz değil miyiz. . Hani “Allah’ın ayetlerini kim bir
ücret karşılığı satarsa o cehennemden bir ateş olacak ”
korkusuna aldırmadan Kuran-ı Kerim’i satan biz değil miyiz.
“Haspaya yakışıyor ” yani diyerek kadınlarımızı ,
kızlarımızı , kız kardeşlerimizi açık saçık sokaklara
salan bizler değil miyiz. Komşu değerini , akraba sevgisini
yitiren , parayı ilah edinip hırsımızdan tüm insanlara
kapımızı kapayan biz değil miyiz. İş yerlerimize müşteri
gelsin diyerek vitrinlere dizdiğimiz mankenlerden medet uman biz
değil miyiz. İşletme açarken önce Kuran-ı Kerim okutup ,
kurban kesen ve ardından medyatik olsun diyerek yarı çıplak
ya da çırılçıplak kadınları teşhir eden , fuhuşa kucak
açan çağdaş (!) Müslüman biz değil miyiz. Bir elimizle
verdiğimizi alemin bildiği , komşusu aç uyurken tok uyuyanı
, bayramlarda kimse gelmesin diyerek tatile gidenler , Kurban
keserken kendi tenceresi için kesmeyi esas bilen , hissesine
kaç kilo düştüğünü hesaplayan , yoksulu gözetmeyen ,
kestiği kurbanın Yaradan katında kabul edilip edilmeyeceğini
düşünmeyen , Zekatı verirken şeytan oyunlarına yatan , Cuma
vakitlerinde dükkanını kapatmayı utanç sayan biz değil
miyiz. Hey Müslüman !
Bak çevrene ne kadar Müslüman olduğunun hesabını yap.
Kendine bak. Çalıştırdığı işçiye hakkını vermeyen
Allah’tan korkmayan gafille , Burası Müslümanlığa hizmet
eden , İslami sermayeli kuruluş diyerek çalıştırdıkları
saf insanlara ücretini eksik ya da cimrilik ayarında kıt
vererek sözde Müslümanların ruh durumu aynı değil mi.
Faizsiz sistem adı altında açılan bankalara koşarak
yastığı altında istiflediği paralar kar getirdiğinde
gözleri fal taşı gibi açılan sözde inananla faiz sistemi
içinde çalışan bankadan faiz alanların arasında ne fark
var ki. Eğer onun adı kar zarar ortaklığı ise neden zarar
ettiğini açıklayan kuruluşlara gece yarıları baskın yapıp
parasını tam isteyen gafilin fikri ile diğerinin ne farkı var
ki.Adına ne konulursa konulsun “ faizin her çeşidi
ayaklarımın altındadır ” diyen Peygamber Aleyhisselam’a
layık ümmet olabilir miyiz. Gafillik sarmış , ruhumuz
kararmış , nefis denilen canavar bizleri parmağında
oynatırken Müslümanlığın 1422 yılı gelmiş. kimin
umurunda... Ne yaptınız
nasıl kutladınız. Not : Tüm İslam Aleminin 1422 Hicri Yılını Kutlar. Hayırlara vesile olmasını diler ve gelecek yılları geçmişi aratmayacak şekilde Allah (c.c.)’ın razı olacağı şekilde geçirmeyi Yüce Yaradan’ın nasip etmesini dilerim BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM EROL KARA Kevser süresinde buyurulan kurban kes
emrine uyarak , Allah-u Teala’nın nasip etmesiyle
kurbanımızı almıştık. Bayram namazımızı kıldık.
Heyecan içinde ve Yaradan’ın izniyle üç ortak keseceğimiz
düvenin başına gelmiştik. Bismillah Allah-u Ekber
nidalarıyla bıçak kurbanın can damarına geldiğinde
sözümüz Allah Kabul Etsin’e dönmüştü. Ben kesmekten anlamadığım için bir kenarda durup kesimi ve parçalanmayı izlemeye koyuldum. 10 dakika öncesi diğer canlılar gibi bir hayat süren hayvan , şimdi bir bıçağa teslim olmuş , önümde duruyordu. Satıcı , hayvanın üç yaşında olduğunu belirtmişti. Üç yıllık bir ömür bir anda bitivermişti. Ölüm bu hayvan için kurtuluş muydu bilemem ama , kutsal bir niyet için kesilmesi o hayvana bir değer katmıştı. Kurbanın kesimi sürerken kellenin bir
kenara atılmış olduğu dikkatimi çekti. Gözler açık ,
anlamsız bir bakış içeriyordu. Kendince çayırlarda neler
görmüş , çevresinde nelere şahit olmuş bilinemezdi. “Kelleyi kim alacak ” , sözüyle
irkildim. Ne yapacaktık , kim uğraşacak. Biri “beynini
alalım ” dedi. Beyin ....Öteki “biz istemeyiz Alt tarafı
beyin işte. İsteyen alsın ” dedi, umursamaz halde. ..Alt
tarafı beyin , sözleri dikkatimi çekti. Pekala dedim , kendi
kendime..O hayvanın beyni alt tarafı beyindi de , ya tüm
canlıların taşıdığı ... Ya insan olarak bizim
taşıdığımız. O beyinler ya da beynimiz de mi ‘ alt
tarafı beyindi ’. Küçümsenen o beyin az sonra hangi mideye
inecekti. Sakatatçılarda satılan beyinler aklıma geldi.
İrili ufaklı beyinler belli bir fiyata satılırken... Ondan
rızkını çıkartanlarda beyin taşımıyor muydu ?. Bazen
birine kızdığımızda “beyinsiz” deriz. “alt tarafı
beyin” dedi , dostum. Görmemizin, konuşmamızın , yiyip
içmemizin, sevmemizin velhasıl her türlü hareket
tarzımızın beyni, idare merkezi beyin değil mi...Eğer beyin
bir insan için yiyip içme , üreme , sevme , sevişme ,
sanatçı ise sanatına lazım gelenlerine , yazarsa yazacakları
için gerekli olanlara , öğretmen ise öğreteceği bilgileri
kullanmasına yetiyorsa çayırdan tavlaya , tavladan çayıra
giden ve şimdi bir bıçak darbesiyle kellesi bir köşeye
atılan şu hayvandan ne farkı kalır ki , insanın. “Alt tarafı
beyindi ” de , ya o içinden gübre çıkan şu işkembeye ne
demeli , ya ciğerler için ne düşünmeli...İki ayağımız
üzerinde taşıdığımız beynimizde , ciğerlerde, gözlerde
hiçbir şey ifade etmiyor mu ?. ********* Az sonra merhum babamın kabrinin bulunduğu
mezarlığa gittim. Çocuklarım yanımda. Büyükbabanız burada
yatıyor, dediğimde anlamsız anlamsız bana baktılar.
“Babamız dalga mı geçiyor” der gibiydiler. Çocuk
akıllarınca kim bilir neler düşünüyorlardı. Akıl ve
Beyin. İşte beyne değer veren bir mana. Akıl. Demek ki beyne
değer veren akıl idi. Şimdi bu mezarlıkta yatanlar o
beyinleriyle ne yapıyorlar acaba , Bir fayda var mı, onlara....
Az ilerdeki mezar taşında bulunan yazı hangi akıl sahibi
tarafından oraya işlenmişti. O da ne mezar taşında “merhum
profesör doktor .......... ruhuna fatiha ” diye yazıyor.
Allah Allah.... Koskoca profesörün yattığı yere bak. Bir
kaç adım sonra yine süslü püslü bir mezar taşı.
Fabrikatör filanca... Rahmetli kim bilir çalıştırdığı
kaç işçi sayısıyla öğünüyordu. Şimdi bir avuç toprak
içinde derin bir uykuya dalmış.Mezarının başında biriken
,döneceğimiz yer burası mı diye akıl etmeyen
ziyaretçilerinden habersiz. Onlarda beyin taşıyordu , mezarda
yatanlarda. Ama o beyin ne işe yaramıştı.Bilinemiyordu. Hoş
akıl etseydik ya da ibret alsaydık.İçimizdeki ihtiras
tramvayını nasıl kullanırdık. Düşünmemiz ve bulmamız
gereken bunlardı. Yüzümü mezar taşlarından ayırıp,
dışarıdaki dünyaya baktım. Nafile bir çabanın ve bu çaba
sonunda sırtlanıp taşımaya çalıştığımız ihtirasın
sonu yoktu. Hep alsam , yapsam ve görsemlerle süren yaşam bir
anlamsızlıklar girdabından başka bir şey değil miydi.?
Aslında “ben” diye başladığımız her söze kibrin
zerresini katmasaydık. Davranışlarımızdan ,
düşüncelerimizden pişmanlık duyacak fiillerden
kaçınsaydık. Acaba o kafatasımız içinde taşıdığımız o
lop et parçası bir değer kazanır mıydı.? Madem ki bir
avuç topraktı sonumuz, bu didişme nedendi . Yaşamın doğum
ve ölüm arasında geçen sanal bir alem olmadığını kim
iddia edebilir. Baktığımız, sevdiğimiz, yediğimiz,
içtiğimiz ,dokunduğumuz , hayran kaldığımız kendimizden
birer parça addettiğimiz şu aleme bir kez daha bakın. Bizden
öncekileri düşünüm. Akraba ya da hısımlarımız içinde
gerçek aleme göç edenlerin yaptıklarını, yaşasaydı
yapacaklarını düşünün. Kendinize bakın. Ananızın
rahminde bir çiğnemlik et oluşunuzdan , kundaktaki halinize,
okula başladığınız ilk günlere , evliliğinize , velhasıl
yaşanan her anınıza bakın. Bir kocaman rüya...Anlamsız ,
değersiz...Son nefeste diyebileceğimiz şüpheli olan
“EŞHEDÜ EN LA İLAHE İLLALLAH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN
ABDÜHÜ VE RESULUHU” sözcüğünü şiar edinmekten ziyade
ne amacımız olabilir. Bir hiç olduğumuza inanıyorum. Bir
anlamsız kavganın içindeyiz sanki... Benliğimizi sarmış
nefis canavarının esiri olmuş dilediğince bizi kullanıyor
vah zavallı bizler....! O halde dedim , kendi kendime....Dünyevi
rütbemiz ve yerimiz ne olursa olsun sevdiklerimizin ,
canlarımızın bırakıp gittikleri bu mezar yerlerindeki ebedi
istirahatgahlara gelmeden önce yapmamız gereken bir tek ama bir
tek amacımız olmalıydı. İşte o zaman beynimizin değerini
anlayacaktık. İşte o zaman beynimiz “alt tarafı beyin”
kelimesine muhatap olmayacaktı. Bu amaç Allah’u Teala’nın
rızasını kazanmaktı. Silkindim , titredim. Kendimden utanır
oldum. Ben bir zavallı. Aslında bir zerre kadar hiçlik
yumağına sarılmış biçare. Utandım.Yerin dibine geçsem de
bugüne kadar yaşadığım hayvani , cahilane
yaşantımdan.Yaptıklarımdan ve yapılanlardan utandım. Beynim
“alt tarafı” olmamalıydı. Ona değeri verecek
Allah’ın benden ne kadar razı olmasına bağlıydı. Bir
hiçlik fırtınasından ,ihtiras girdabından bir amaca
yönelmek üzere yola çıkmalıydım. Allah’u Teala’nın
yaptığım hiçbir şeye ihtiyacı yoktu. Ama yaradılışımda
bana melekleri secde ettiren Rabb’ime razı olacak bir kul
olmam gerektiğini düşündüm. İşte beynim ilk kez
çalışıyordu. Yoksa sakatatçıda satışa çıkan beyinlerden
ne farkım kalıyordu ki. Dudaklarımdan bir tek cümle döküldü. Allah’ım sen benden razı ol.Ve tüm kullarından.....
ZELZELE VE ÖLÜMBismillahirrahmanirrahim Önce 7.4 ve ardından 7.2... Yetti ya da yetmedi mevzuunda bir tek dahi söz söylemem. Yetmedi mi diyenlere kızdığım gibi, yetti diyenlere de kızıyorum. Dün bir damla su daha sonra bir çiğnemlik et olanlar hadlerini aşar da ; sanki bu zelzele yapma imkanı ellerinde imiş gibi densiz densiz konuşuyorlarsa onlara birkaç söz söyleme gücünü bana nasip eden Rabbimin iznine dayanarak şunu belirtmek isterim. Ne prof. etiketli cahiller ne de diplomasız cahiller bu konuda hadlerini aşıp ta yetti mi yetmedi mi diye vaveyla çıkarmasınlar. Varlığım kudreti elinde olan aziz ve yüce Allah’ın ol demesiyle olan tüm tabiat olaylarında sebep arama gibi bir eyleme düşmemek lazım. 7.4 yetmedi mi diyen cahiller yetmedi dersek bir daha mı olduracaklar yoksa , 7.4 yetti dersek bir daha olmayacak mı. Hadi canım sizde...Hala cahilliye devri insanları kadar gerici ve akılsızsınız ki , bunlara yorum getirme gafletinde bulunuyorsunuz. En büyük kitap Kuran-ı Kerim ve en büyük mürşit Hz. Muhammed Mustafa (a.s) ise siz ey yaşayan Allah (c.c.)’ın kulları neleri rehber edindiniz ona bir bakın ; bakında nasıl bir şaşkınlık içinde bulunursunuz ona karar verin. Sonra ahkam kesin “İçimizdeki asiler yüzünden bize de azap eder misin Allah’ım ” diyenlerden haşa Allah yoktur diyenlere kadar herkes Allah’ın bu dünyada rahmetine kavuşuyorsa bilmelidirler ki, Allah sabır sahibi ve her şeyi bilendir. O halde gelen azabın ve bereketin gelen rahmetin ya da felaketin hesabını yapmaktan ve buna akıl yormaktansa bunları veren Allah'a ibadet etmenin ve buyurduklarını yapmanın yollarını aramalıyız. Bizler değil miyiz terazide hak çalan, isteyerek ya da istemeyerek faiz yiyen, kumar oynayan, fuhuş yapan, komşu hakkı bilmeyen, zulmün her çeşidini yiyen...Bizler değil miyiz, vitrinlere rızık çekmenin yolu olarak putları koyan, haram işleyen, işçi ve işveren hakkı yiyen, çalıp sövüşleyen, körün görende, sağırın işitende, fakirin zenginde, cahilin alimde hakkı olduğunu bilmeden hak yiyen ya da hak değirmende olur diyen.... İmamda namusu ateistte namussuzluğu arayan biz değil miyiz. Zekat kurumunu bozan biz değil miyiz. Malımızın zekatını verirken bin cambazlık yapan biz değil miyiz. Biraz daha lüks yaşayacağız diyerek malımızı fahiş fiyata satan biz değil miyiz. Kadınlarımızı kızlarımız gazete sayfalarında anadan doğma soyarak gözlerimize bayram (!) ettiren biz değil miyiz. Sudan ucuz ekmekten ucuz fuhuş yayınlarla ahlaki depremimizi genişleten ve yaygınlaştıran biz değil miyiz. Kürsüde faiz haramdır deyip camiye toplanan paraları bankaya enflasyondan korumak için yatıran ve o parayla ibadethaneleri yapan biz değil miyiz. Süleymaniye Camiinin yapımına katkım olsun diye Acem kralından gelen sandık sandık mücevheri eşiğe döktüren padişahın soyundan gelen biz değil miyiz. Kanla sulanmış bir karış toprağı bir hazine dolusu paraya değişmeyen ve kendisinden Kudüs civarından yer isteyen Allah’ın emriyle yurtlarından kovulan Yahudileri huzurundan kovan Osmanlı’nın soyundan değil miyiz Şimdilerde sözde mahalle kurdukları için başımızın üstüne çıkardığımız Yahudilere her bir karışı şehit kanı ile sulanmış bu topraklarda rant sağlayan bizler değil miyiz. Hocasının atının topuğundan kaftanına sıçrayan çamuru bir asalet nişanı sayan hükümdarın soyu biz değil miyiz. Hınca hınç dolusu giden toplu taşım aracında ayağımıza basan biri için ağız dolusu küfreden biz değil miyiz. Allah’ın haram ettiği kadınların ziynet yerlerinin teşhirini helalmiş gibi gösterenler bizler değil miyiz. Üzerlerine koca koca kayalar bırakılarak kızgın güneş altında kaldıkları halde “Allah’u Ekber” diyenlerin dininden değil miyiz. Bizler İslamiyet’i babalarımızdan öğrendik ve çok kolay elde ettik. Düşünün bakalım asr-ı saadet döneminden önce yaşasaydınız ve İslamiyet’le müjdelenen kavimlerden olsaydınız ve bin bir türlü işkencelere, ölümlere uğrasaydınız “Ben Müslüman’ım. Allah en büyüktür. Allah’tan başka Allah yoktur. Muhammed Aleyhisselam onun kulu ve peygamberidir ” diye avazınız çıktığı kadar bağırır mıydınız, bağırmaz mıydınız. Düşünün . Ve yaşadıklarınıza bakın. Sonra Allah’a şükürler olsun ki ben Müslüman’ım. Ben Muhammedi’yim. Ben İslam’ım. Ben Kuran-ı Kerime bağlı bir kulum deyiverin. Hadi canım sizde. Ölüme ne kadar hazırlık yapıyorsanız zelzele için de o kadar hazırlık yapabilirsiniz. İster milyarlar verip çelik duvarlar yapın, ister birkaç milyona çadır alıp düz ovada barının, ister uçaklara binip gökyüzünde dolaşın. Kaderinizdeki ile karşılaşacağınıza emin olun. Tabii kaza ve kadere inanıyor, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna da.... Tedbir kuldan tevekkül Allah’tandır diyenlerinize cevabım ise tedbiriniz, verilen nimetlere şükür için namaz kılmanız, aç ve muhtaçların duygularını anlamanız için oruç tutmanız, malınızın korunması ve hayrını görmeniz için zekat vermeniz, ailenizin ve çocuklarınızın selameti için helal kazanç sağlamanız , saygı ve sevgi görmeniz için yetime ve yoksula yardım etmeniz, ahirete götürebilmeniz içinse Allah’ın verdiği nimetleri insanların hayrına harcayıp iyilikler yapmanız gerekecektir. Unutulmamalıdır ki, Hz. Nuh’un oğlu tufan gelecek ,tövbe et diyen babasına şu en yüksek dağa çıkarım diye cevap verdiği ile kalmıştı. Ben tanrıyım diyen Mısır’ın kralı Kızıldeniz’de bulunduğu zaman Musa (a.s.)’ın Allah’ına secde etme de geç kalmıştı Titreyin ve kendinize dönün. Yüce Allah buyuruyor ve biliyoruz ki o bağışlayıcıdır. O affedicidir. O rahmet ve rahman sahibidir. Zelzeleden korunmanın yollarını aramaktan önce Kuran-ı Kerime göre yaşantılarımızı değiştirmeliyiz. Çok zor olsa da....... ***** 18 KASIM 1999 ‘DA AKİT GAZETESİ SAYFA 16’DA “ BİRAZ DA KUSURU KENDİMİZDE ARASAK “ BAŞLIĞI ADI ALTINDA YAYINLANDI.
ÖZÜR DİLERİM , ÖĞRETMENİM
Yıllar sonra sizlerden özür dilesem beni affeder misiniz,öğretmenim. Siz İlkokul öğretmenim ,siz ortaokul ve lise yıllarında beni adam etmek birkaç konu öğretmek için emek veren siz öğretmenlerim. Lütfen beni affedin. Sizlerin
kıymetini bilemedim. Geçen 24 Kasım günü öğretmenler günüymüş. Benim çocuklarım para istediler. Öğretmenlerine hediye alacaklarmış. Alın çocuklar dedim ama aklıma siz geldiniz. Biz sizlere hediye almaya çekinirdik. Çünkü kızardınız. Biz sizi her gün seviyorduk Ama öğretmenim siz bu günleri hiç bilmiyordunuz. Biz sizleri bir güne sığdıramadığımızdan mıydı yoksa sizler daha mütevazı mı idiniz de böyle bir günü kabullenmek istemiyor muydunuz. Neden öğretmenim.? Bizim zamanımızda da öğretmenlerini çok sevenler vardı. Hele ilk öğretmenim Cahit bey ikinci sınıfta bizi bırakıp emekli olup ta ayrıldığında ağlamaktan gözlerimiz kızarmış, hatta okula gitmek istemiyordum. Bir bayram ziyaretinde gömleğimin kopan düğmesini oturup sen dikmiştin,öğretmenim. İlk o kez görmüştüm. , bir erkeğin dikiş diktiğini...Hele o bayram günü size pasta getirdiğimde bana nasıl sitem etmiştiniz. Bir öğrenciden gelen hediyeyi hiç kabul etmezdiniz. Sizin sevginiz ve çalışkanlığınız bana en büyük hediye dediğinizi ,hala duyar gibiyim. Ya, Melahat Hıncal öğretmenim. Sizin hakkınızı hiç ödeyemem. Dört yıl kahrımı çekmiştiniz. Bir gün kazara kafamız birbirine çarptığında nasıl da başımı öpmüştünüz. Kahvaltı saatinde kendinize poğaça aldığınızda bir ya da ikisini yoksul ya da kahvaltısını unutan diğer öğrencilerle paylaştığınızı hiç unutmadım öğretmenim. Siz çiçekleri ve bizleri çok severdiniz. Her birimizin ailesini tanırdınız. Birimiz hasta olsak merak ederdiniz. Hemen bir arkadaşımızı görevlendirip , hasta olan kimse ondan haber getirmesini isterdiniz. İlaç alacak parası olmayana ilaç alıp gönderdiğinizi bilirim , öğretmenim. Hatta ben bile bir hafta hastalığımdan dolayı okula gelmemiştim de ,bana bir file dolusu gıda maddesi yollamıştınız. Bir an önce iyileşip okula gelmemi , beni özlediğinizi bildirmiştiniz. Ama biliyorum ki öğretmenim , aldığınız maaşla zor geçiniyordunuz. Ayın ortası gelince kara kara düşünür ve bu sıkıntınızı diğer öğretmen arkadaşlarınızla paylaşırdınız. Ama hiç belli etmezdiniz , bizlere...Sonra sizlerin döneminde bir öğretmenin başka bir işte çalıştığı da olmazdı. Olamazdı. Yasak mıydı yoksa öğretmenliğin verdiği o haysiyet duygusu muydu ?. Şimdilerde bazı öğretmenler birkaç işte çalışıyormuş. Okuldan yırtmanın yollarını arayan ve kaytardığı günlerde kendi işlerine bakan öğretmenlerin sayısı çoğalmış. Bazı öğretmenler öğrencilerinden hediye istiyormuş. Hem öğretmenler gününü kutlayıp hem de meydanlarda açız diyen öğretmenleri gördüğümde sizleri andım öğretmenim. Sahi siz neden yürümüyordunuz. Açız diye bağırmıyordunuz. Korkuyor muydunuz. Yoksa öğretmenliğin verdiği o şerefli ve haysiyetli duygunun altında yaşamak zorunda mı kalıyordunuz. Öğretmenim ,şimdilerde bakıyorum da öğrencilerin öğretmenlerine karşı gösterdiği saygıdan da eser kalmamış. Öğretmeni ayakta iken oturan ya da önünü iliklemeyen öğrenciler mi dersiniz. Kravatı bir yana ,ceketi bir yana dağılmış vaziyette öğretmeni ile durum değerlendirmesini yapan mı sorarsınız. Ya da dolmuşta öğretmeni ayakta , kendisi oturan ve öğretmenine bir başka öğretmeninin dedikodusunu yapanı görünce şok olmuştum , öğretmenim. Biz sizleri görünce saklanacak köşe arardık. Kılığımızı kıyafetimizi düzeltir, düğmelerimizi ilikler sizinle konuşmak için müsaade isterdik. Sizin sokağınızdan mecbur olmadıkça geçemezdik. Yürüdüğünüz yolu kullanmaz, bulunduğunuz yerde duramazdık. Yüksek sesle konuşamazdık , bile.... Peki öğretmenim siz biz korkutmuş muydunuz. Yo , siz bizi çok severdiniz. Bir yerimiz acısa siz de üzülürdünüz. Ve biz de sizi çok severdik. Belki de bu davranışlarımızı sizi üzmemek için yapardık. Sizi tanıyan biri bizi yaramazlık yaparken görünce sizin mahcup olacağınızı düşünürdükte , sokakta bile saygısızca davranmazdık. Siz, Bozdoğan orta okulundaki öğretmenim... Tembel öğrencilere ders bitimi ders vermek isterdiniz. Bunun için etütler yapardınız. Gece geç saatlere kadar bizlerle kalırdınız. Severek kalırdınız. Bunun için hiçbir öğrenciden para talep etmezdiniz. Haksız olarak hiç kimse sınıfta kalmazdı. Hep çalışkan öğrencilerinizin olmasını isterdiniz. Ama şimdi ilkokula giden öğrencisine parayla ders veren öğretmenler çoğalmış. Para gelecek öğrencisinin evine telefon ederek ya da velisini çağırarak , öğrencisinin tembel olduğunu, bu durumda giderse sınıfta kalacağını belirterek ücret karşılığında özel ders verebileceğini söyleyen öğretmenlerini duyunca sizlerin haklarınızı yediğimi düşünüyorum. Sizler bir okul bin hapishane kapatır derdiniz. Şimdilerde her yıl birkaç hapishane açılıyor. Acaba öğretmenim, okullarda öğretmen mi yok, öğretmenlere okul mu.... Sizler neredesiniz öğretmenim. Sizleri çok özledim. Sizlerin elleri değil ayakları öpülürmüş. Onu geç anladım. Beni affedin öğretmenim. Vefa Lisesinin Azade hanımı, Nadide hanımı, Halit beyi, ve diğerleri.... Tüccar
öğretmenlerin varlığından kurtarın okulları ,geri dönün. Sizlere bakarak öğretmen olmak isterdim. İyi ki olmamışım. Ya öğrencilerim saygısız , Sevgisiz olsaydı , ne olurdu....Ya da yetiştirmek, adam etmek ve bir eser oluşturmak ülküsü içinde olmam gerekirken bildiklerimi öğrencilerimden saklayıp , onlardan ekstra para talep edip özel ders verenlerden olsaydım..... Ne korkunç... Bu yazıyı 24 Kasım gününde yazmak istemedim. Ben tüm öğretmenlerin fedakarlığının , sevgisinin bir güne sığdırılamayacağına inanıyorum. Tabi , benim zamanımın öğretmenleri gibi olanların. Gerçek öğretmenlerin huzurunda saygı ile eğiliyorum.
RAMAZAN MÜSLÜMAN ’LIĞI BAŞLIYOR Bismillahirrahmanirrahim Üç ayların ikincisi Mübarek Şaban ayını geride bırakacağımız sayılı günlere girdiğimiz bu günlerde Ramazan-ı Şerif ayına hoş geldin demeye hazırlanma heyecanı ve bir tatlı telaş gönüllerimizi doldurmaya başladı, bile... Tüm iyi niyetimizle, Allah-ü Teala’nın bize ömrümüz yeterse, bahşettiği bu mübarek ayın tüm İslam Alem’ i için hayırlara vesile olmasını temenni ederiz. Gelmesine sayılı birkaç günü kalan mübarek Ramazan ayında da her yıl olduğu gibi bu yıl da gözle görünür bir şekilde insanımızın İslami bir yaşam biçimini seçmeye başlayacağı da kesindir. Hele , geçmiş yıllara oranla bu yıl orucunu tutan , namaza başlayan , örtünmesine dikkat eden , ve günah ile sevabın hesabını yapan ayrıca teravih namazına gidenlerin sayısında da müthiş bir artış olacağı bekleniyor. Bunun böyle olmasının nedenlerini de artık eşikteki – beşikteki çocuklar dahi biliyorlar. 17 Ağustos tarihinden beri Allah’ın ayetini bilfiil ve sonucuna katlanarak öğrendik ya...Hep Allah’ın ayetlerinin 6666 olduğunu ve bunun da çoğumuzun evinin duvarlarında asılı mushaf kabının içinde yıllandırdığımız Kuran-ı Kerim kitabının içinde bilirdik. Bilirdik de bu ayetlerin aslında yaşadığımız bedenlerin ve dünyanın ve dahi soluduğumuz evrenin içinde olduğunu gözlerimizle göremez, aklımızla bile algılayamazdık ya da algılama zahmetinde bulunmazdık. Kulaktan dolma bilgilerle öğrendiğimiz dinimizin işimize gelen tarafını alarak “ hamd olsun Müslüman’ım, bakın kafa kağıdımda , nüfus cüzdanımda bile Müslüman olduğum yazıyor ”, gibi komik ve zavallı ifadelerle ve hatta “ yahu , ben hacı torunuyum, imam oğluyum , annem mahallede mevlitlere gider , dayım beş vaktini hiç bırakmaz ” gibi bomboş ve anlamsız ifadelerle ne muhteşem Müslüman olduğumuzu anlatır dururuz. Tabii çepeçevre bizi kuşatan Allah’ın ayetlerini görmezden geldiğimizin yanı sıra onların üzerine yemin ederek ve de inkar edecek eylemlerde bulunmamıza rağmen.... Şimdi bu birkaç gün sonrası Müslümanlığı kimseye bırakmayız. “En hakiki Müslüman biziz. Bak münafığa ben oruçluyken gün ortasında nasıl da yemek yiyor. ” gibisinden sözlerle oruç tutmayanları kınarız, onlara tahammül edemeyiz ve bir takım ağızların ya da kalemlerin diline düşer “oruç tutmayan bir genç dayak yedi ” diyerek Müslümanların şiddetle dolu oldukları dile gelir. Veyahut “ Ya ramazan ramazan beni konuşturma da git işine be adam oruçluyum işte ...” Elhamdüllillah İslam’ım ve dahi oruçluyum.” gibisinden laklakaları da bolca duyacağımıza eminim. Hele hele ilk teravih gecesi camilerin hınca hınç dolu olacağından bile şüphem yok. İlk gece camiye gelenlerin hepsinde öyle bir duygu ve heyecan vardır ki , gören beş vaktin üstüne beş vakit katar sanır. İmamlarımız bu kalabalıkları görünce daha bir coşacak bazı camilerde bu coşkulu ve dahi heyecanlı ve canlı cemaate namaz kıldırmak için imam efendiler sıra bile yapıp hutbeler verecekler. İlk hutbede söylenecek sözcükler üç aşağı beş yukarı “ sakın ha, bu gelişlerinizi bayrama kadar yapmayın artık her gün , Ramazan ‘dan sonra da sizleri bekleriz. Sonra teravih ilk birkaç geceden ibaret değil , otuz gecedir. Her gece sizi bekleriz. ” şeklinde olacak ve ilk gece 34 rekat namaz kılmanın varolmaz hafifliğini yaşayacak Cuma Müslümanları ya da Ramazan Müslümanları bu hareketliliğe dayanamayacak ve Ramazan ayı sonuna kadar sapır sapır dökülmeye başlayacak. Tabi bu arada kapı önlerinde bu coşkulu cemaati kaçırmak istemeyen cami dernek görevlileri yardım toplama şevk ve heyecanı ile daha bir zevkle pamuk ellerin ceplere gitmesini isteyecek ve ne verirsen elinle o gelir seninle diye her ton erkek sesi ile bağırıp çağıracaklar. Hele bazı dernek görevlileri hızlarını alamayacak ellerine geçirdikleri çamaşır sepetlerini kaptıkları gibi cemaatin arasına dalmaya da başlar. Gerçi bunu genellikle bayram namazlarında yaparlar ve bir çok cemaat ferdini de öfkelendirirler. Tabi , Ramazan Müslümanlığı namazla ya da oruçla bitmiyor. Bir de fitre ya da vakti gelenin zekatları dağıtma zamanı .... Cami hocalarına , müftü efendilere, radyo ve tv veyahut gazetenin fıkıh uzmanlarına sorulan soruların başında “ hocam , benim borcum var. Borcu olan fitre (zekat) verir mi .? ” “Vermez.” “ Oh, ya bundan da kurtuldum. ” Nidaları duyulmaya başlar. Ama hiç kimse sormaz. Bu borç neden kaynaklandı. Ne aldı. Adam ev almıştır , araba almıştır , düğün dernek yapmıştır. Ya da yalan (!) söylememek için birinden az bir borç almıştır. Amaç aslında kendini kandırmak ama kime anlatırsınız. Bayram namazı ile artık hadi bilemediniz bayramda birkaç vakit daha kalabalık son kez camilere dolacak ve bir Ramazan sonra görüşmek arzu ve temennileri ile kaybolup gidecekler. Neden ? Neden ? Neden ? Daha birkaç gün önce aylar boyunca gazetelerinden eksik etmedikleri dindar kesime örümcek kafalı , yobazlar, yılanlar , baş örtülü kesime ağır hakaretler edenlerin nasıl ACI ALLAHIM manşetlerini attığını gördünüz , herhalde...Ama bunlara hangi Allah acıyacak. Öncesi ve sonrası olmayan, her şeyi hakkıyla bilen , tüm yarattıklarına rahman , ahirette yalnızca kendisine inananlara rahim olacak Allah (c.c.) ‘mı yoksa cüzdanlarındaki paralar mı , gazetelerindeki baldır bacak teşhirci kadınlar mı , lüks evlerinin bahçe ve salonlarını ve hatta yatak odalarını süsleyen sözde heykel insan figürlerimi , mason babalarımı , ....Ve bittabi dua etmesini bilmeyenlerin cenazelerde uydurdukları alkışlar mı bunları kurtaracak. Neden diye yazmıştım . Neden Cuma’dan Cuma’ya ya da Ramazan’dan Ramazan’ a veya bayramdan bayrama ve hadi hadi cenazeden cenazeye camilere koşarız. Eksikliğimiz nedendir. Biz huzuru Rahman ’da Cenab-ı Allah’a ne diyeceğiz. Ben böyle bir iğrenç dünyanın insanı olduğum için kahroluyorum. Üzerimize atmışlar bir ölü toprağı yaşayıp gidiyoruz. Ve hiç çekinmeden Elhamdüllillah Müslüman’ım diyoruz. Allah (c.c.) kullarına ve bilhassa Hz. Muhammed Aleyhisselam ’ın ümmetine zulmetmeyeceğini bildirmiştir. Zelzele,fırtına,cinayetler,belanın her türlüsü, zulümlerin her çeşidini tadıyorsak muhakkak bir hata ediyoruz. Acaba bu hata kısmi ve sorumsuz bir Müslüman oluşumuzdan mı kaynaklanıyor. Yoksa Müslümanlığı mı bilmiyoruz. Sahi biz Müslüman mıyız. Yoksa etiketimiz mi bu....
Birkaç gündür ortalık tam tam sesleri ile dolmaya yer yerinden oynamaya başladı. Avrupa Birliğine aday olmamız yaygarası ile hükümet ve bazı çevreler ile Avrupa ülkeleri oynamaya başlamış. Bizim için iyi olacağı söylenen bir şey için Avrupalı neden sevinir. Ben anlayamadım . Büyüklerimizden biri “ yaptığın düşmanını sevindiriyorsa yanlış , dostunu sevindiriyorsa doğru yapıyorsun ” diye bir söz söz söylemiş. Artık yorum sizin.Geçelim konumuza. Bundan otuz yıl önce büyüklerim ve şu anda büyük bir kısmı ahirete göç etmiş olanlardan bu birliğe gireceğimizi duyar, onların bolca ahkam kesmelerini dinlerdim. Anadolu’da gezer gibi yabancı ülkelerde de elimizi kolumuzu sallayarak gezeceğimizi, ortak paramız ve de pazarımız olacağını anlatır dururlardı. O anlatanların büyük bir kısmı aday olduğumuz şu günleri göremedi. Orta yaşın üzerine çıkmış ben de aday olduğumuzu gördüm. Şimdi bana ölüm yok artık, diyemem. Ancak bu güne kadar dinlediklerime ve öğrendiklerime bakacak olursam ben ve benim yaş grubum ve üzeri yaşayanlarda Helsinki’de adaylığımızın ilan edildiği Avrupa Birliği’ne girmiş olmamızı zor görürler. Ben cahil aklımla bunu bilerek söylüyorum. Aksini iddia eden varsa bugün Avrupa Birliği’ne neden alınmadığımızı izah etsin. Önce Müslüman’ız ve bundan bizi hiçbir babayiğit vazgeçiremez. Ayıramaz. Başka bir kıbleye çeviremez. Girmez olduğunuz topluluk asırlardır bu dine mensup insanları sıcak ve soğuk savaşlar yaparak yok etmek amacını gütmüşlerdir. Bugün soğuk savaşla Türkiye ile mücadele eden Avrupa insanı gücünün yettikleri ile imha silahları ile yok etme yoluna gitmektedirler. Atalarının Haçlı seferleri vardı bunlarında... Bunlar asla bundan vazgeçemezler. Kosova , Bosna, Çeçenya , Bulgaristan, Yunanistan ’ da bulunan Türk ve Müslüman halkların yaşadıkları zulümleri unutmuyoruz. Türk’üz. Ta Orta Asya ’dan dünyanın her bir yanına dağılan ve hakimiyetini asırlarca sürdüren bir ırkın soyuyuz. Onlar bizi barbar bellese de medeniyet ve insanlık götürdüğümüzü de unutmadıkları kesin. Ama uşaklık ettikleri bu milleti yok etmek için hain planlarını her fırsatta kullanmışlardır. Türk sözünü duyduklarında iliklerine kadar düşmanlıkla titreyen bu insanlar mı bizi aralarına alacak. Şaşarım. Tarihe dönün ve ibret alın. Osmanlı’nın gerilemesine , yıkılmasına ve bu ülkenin parça parça edilişine bakın. Çakallar sürüsü nasıl da yerleşmişti ülkemin topraklarına. Türk’leri yok etmek ve dünyadan silmek için ellerinden geleni yaptılar. Ancak “ ....hangi istiklal vardır ki, yabancıların nasihatlarıyla , planlarıyla yükselebilsin ” diyen Atatürk’ün ve “ Hangi çılgın bana zincir vuracakmış , şaşarım ..” diyen bu milletin gerçek evlatlarıyla püskürtülen bu Avrupa Birliği ettiği yeminle cephe savaşıyla yok edemediği bu ülke insanını soğuk savaşlarla yok etmenin histerisi içine girdi. Önce , yaptığı güzellik yarışması ile çıplak olarak teşhir ettiği ve şerefine kadeh kaldırdığı bir düzenle ahlak yapımızı sarsmaya başladı. Ahlaki çöküntü ile bir direğin yıkımına sebep olan Avrupa , İslâmiyetin de yaşanılmamasını sağlamak için aramıza bidatler soktu. Savaştan çıkmış ve hiçbir dostu olmayan Türk yurdunun has evlatları ekonomik sıkıntının içinde İlim ve irfan ‘dan yoksun kalınca ve dahi Milli Şef döneminde camilerin kapatılması, Kuran’ın yasaklanması, varlık vergisi , yol vergisi , parmaklardaki alyansa bile göz dikilmesi ve maddi ve manevi yıkıntı ile içten ve hatta kendisini fikir adamı ilan edenlerin “Avrupa olmazsa biz adam olamayız ” ilkeleri neticesinde Atatürk’ün döneminde reddedilen manda yönetimi o vefat ettikten sonra gizliden gizleye kabul edilmişti. Şimdi Avrupa Birliğine girmenin hesapları yapılıyor. Ağla ey milletim ağla... Canımıza , varlığımıza , tarihimize , ahlakımıza , kültürümüze, dinimize düşman olduğundan hiçbir zaman şüphe edilmeyen bir topluluğa girmenin çabaları içinde bulunuyoruz. Sadece aday olduğumuz durumda dahi bunu zafer olarak kabul edenler bu yarışın sonunda kaybederlerse ne olacak. Neden o konseyin masasına yumruğunuzu vurup “aday maday ne demek ,eğer Türkiye’yi topluluğunuz içinde görmek istiyorsanız hemen girişimiz yapılır. Biz de girişten sonra kendi ahlaki , dini , milli , kültürel kurallarımıza halel getirmeden yapılması gereken ne varsa yaparız. ” Diyemiyoruz. Dahi kalkmış onların öne sürdüğü şartları kabulleniyoruz. Şartlara ve kabulleneceğimiz kurallara bak Milletim... 1 . Kıbrıs elden gidiyor. Verdiğimiz şehitlerin bedelini kim ödeyecek. 2 . Ege kimin.? Yunan denizi yapılması düşünülen Ege elden çıkarsa senin stratejik durumun ne olur. 3 . Enflasyon düşecekmiş. Sen kendi milli kaynaklarını kullanma. Zırt pırt kredi al. Kredini kredi ile kapat. Üretim yapma bunun kolayı ithal mal getirt . Enflasyon düşecekmiş. Hayale bak. 4 . Zaten Avrupa ‘dan alınmış kanunlardan oluşan bir hukuk sistemimiz var. Şimdi bunlar sil baştan. 5 . İdam cezası kalkacak. Otuz bin şehidin kanının hesabı sorulmayacak mı. Bir alçak ki benim ülkemi bölmeye kalkmış. Bir alçak ki bebek yaşlı dememiş, ayrım gözetmeden her önüne geleni yok etmiş. Avrupa buna ne karışır. 6 . Bugüne kadar birlik ve beraberlik içinde yaşamış , kız alıp kız vermiş , etnik ayrımcılıktan çok birbirini bu ülkenin insanı saymış bizlerde ayrım yapacaklarmış. “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar, Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. ULUSUN, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar, “Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar.? ....................... Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli : Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli. BU EZANLAR- Kİ ŞEHADETLERİ DİNİN TEMELİ- Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.” Sözün özü, Avrupa’nız Batsın.
Zavallı vekilimi ekranda görüp dinlediğimde çok üzüldüm. Nerede ise ağlayacaktım. Ayın ortası olunca masraflarını karşılamak için kredi kartıyla para çekmeye gidiyormuş. Aldığı maaş yetmiyormuş. Zavallı vekilem benim. İşi gücü oraya buraya çiçek göndermekmiş, garibin... Eh, aldığı o birkaç milyarcığın da yetmemesi çok doğal. Geçim zorluğu çeken vekillerimize Mübarek Ramazan ayı dolayısıyla vermek zorunda kaldığımız fitrelerimizi gönderelim de, geçim şartları biraz iyileşmiş olsun. Ülkenin tüm sorunları çözülmek için günlerce İtalyan koltuklu meclis binasında tartışılır , bir türlü karara varılmaz. Süper emeklilik 15 dakikada geçer hem de 8 kez yüksek yargıda ret edildiği halde... Şimdi cebren elde edilen ve milletin gözü üzerlerinde olduğu ve helal görmedikleri , vekillerinin ise hak ettiklerini sandıkları bu kazançlarını afiyetle yemelerini dilerim. Kursaklarından da rahatça geçer ,ondan da bir şüphem yok. Ola ki boğazlarına takıldığı zaman bir bardak su ile onu da hallederler. Ancak doğmamış yetimin hakkı, aç bilaç dolaşan vatandaşının hakkı yakasına yapışır mı yapışmaz mı buna da kendisi karar versin. Aslında sayın vekil ve vekilemlere kızmıyorum. Onlar haklı... Bilinmesi gereken bir gerçek vardır ki , o da , meclise milletin vekili olarak gitmek , hizmet etmek amacıyla değil tabi. Bu bir rant olayıdır. Ülkenin en iyi maaş ile çeşitli imkanlar veren ve halka karşı dokunulmazlık kalkanı olan bir devlet dairesine girmek için bir takım harcamalar yapılmak zorundadır. Adam para harcıyor. Afişler,reklamlar,bağışlar ve arada hele hele seçim arefesinde bolca dağıtılan hediyelerin hepsi birer masraftır. Bu masrafların kazancı milletvekili olmaktır. Tabiatıyla bu aşamadan sonra önce zararını telafi edecek ve sonra yedi sülalesinin hayatını garantiye alacaklar. Bu bir ticarettir,sayın vatandaşım. Evet yanlış okumadınız. Milletvekilliği bir ticari beyin olayıdır. Zira trilyonlara varan bir harcamanın bedeli olmalıdır. Meclise gitmenin yolu bir yerleşim yerindeki en akıllı,en iyi,en fedakar,en güvenilir,en dürüst, halka hizmeti hakka hizmet olarak bilen insanların yolu değil ,artık .. cüzdanı kalabalık,ikramı bol olanların yoludur... Kendisini temsil etmesi ve haklarını savunabilmesi için seçerek gönderdiği vatandaşının 63 milyon Tl sı ile bir ay nasıl geçindiğini merak edecek değiller ki... Hastane kapılarında kuyrukta bekleyenlerin ızdıraplarını yaşayacak değiller ki... Sefaletin diz boyu olduğunu anlayacak değiller ki... Milletin vekillerine kızmayın. Neyi hak ediyorsanız o şekilde idare edilirsiniz.
18 MART VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ 86 Yıl önce
bugün Çanakkale’de , Seddülbahir’de , Conkbayırı’nda
yüz binlerce Türk evladı savaşıyor.....Amaçları siper
gerisinde yaşamaya çalışan sefil , terkedilmiş , aç ,
düşmanın oyuncağı durumuna düşürülmüş esaret
altındaki ana , baba , karı , kız , bebe milyonlarca Türk
halkını süregelen onursuz yaşamdan kurtarmak. Camilerinde
ezanı susturmamak.. Şehit kanıyla boyanmış LA İLAHE
İLLALLAH yazılı şehadet bayrağını ilelebed semalarda
dalgalandırmak... Anasının , bacısının , karısının ,
kızının baş örtüsüne uzanan elleri kırmak. Namusuna dil
uzatanın dilini koparmak .. Düşmanın
zulmü had safhada...İşkenceler , yağma ve talan özgürlük
ateşini dindirememiş. 250 kiloluk top mermisini omuzunda tek
başına taşıyarak , topun ağzına süren Seyit çavuş
“Allah’u Ekber” diyerek ateşliyor. Yüreğinde geride kalan mazlumların bir
an önce özgürce yaşamasını sağlamanın vazgeçilmez
heyecanı... Aslında 8,5 ay
süren bu savaş haçlı ruhuyla Emperyalist güçlerin
Mehmetçiğe saldırdığı gündür. Bu savaş aslında silahla
imanın bir savaşıydı. Bu savaş her türlü teçhizatla
donanmış askerle , sadece iman duygusu ile donanmış , ancak
maddi yönden sıfırlanmış askerin savaşıydı. Ardı arkası
kesilmeyen taarruz ateşlerine sadece “Allahu Ekber” “La
ilahe illallah” “Allah Allah” seslerinden şevk ve güç
alan Mehmetçiğin imanı kalkan oluyordu. Ve tarih
ÇANAKKALE GEÇİLEMEZ efsanesini altın harflerle dünyanın
tarihine işliyordu. İşte bu büyük
ve unutulmaz savaşın yıldönümü , her yıl giderek sönen
bir heyecanla kutlanan 18 MART ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ anma
günü oluyordu.. Bu gün diğer milli günlerin kutlanması gibi
“Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın “ “Çanakkale
içinde aynalı çarşı “ dizeleri altında “aman
Fransız’ın, İngiliz’in, Yunan’ın duygularını
incitmeyelim “ korkusu içinde sessiz sedasız kutlanan bir
yıl dönümü.oluyordu. Farkında
mısınız bilmem ancak bu gün gibi diğer milli günlerimiz pek
de sesiz kutlanmaya başlandı.Dünün düşmanı bugünün dostu
(!) denilen Emperyalist güçlerin duyguları incinirse halimiz
ne olur , korkusuyla. İşte şimdi 18
Mart Çanakkale Zaferi... 250 Bin asker. Binlerce yaralı ve
şehit. Evlatları , torunları özgür bir ortamda yaşasın
diye kendini siper eden binlerce insan. Ve bugün onların
zaferini kutlamaya korkan mirasyediler. Ve bugün Mertlikle, şehit
kanı ile sulanmış Türk’ün toprağını alamayan dış
mihrakların türlü masa oyunları ile bugün ele geçirdiği
vatan ...Müslüman kızın baş örtüsünü çekip aldığı
için Fransız’ı vuran bir vatan evladından , baş
örtüsüyle eğitim hakkı elinden alınan bir vatan evladına..
Dün “gavur parasıyla beş para etmez” diye ecnebi paralarla
dalga geçen vatan evladından bugün Türk parasına pul diyen
vatan evladına. Dün yabancı sermayenin vatanı hortumlamasına
cephe alan , manda ve kapitülasyon yok diyen vatan evladından
bugün kendi vatanını hortumlayan , yabancı sermayeye peşkeş
çeken vatan evladına. Çanakkale
savaşı neden yapıldı. O insanlar şehit olurken
bugünkü yaşam şeklini hazırlamak için mi canlarını feda
ettiler. O gün şehit olanlar yabancı sermaye şahlansın,
bankalar , kamu kuruluşları hortumlansın, ithal bakanlar iş
başına gelsin , halkın aşırı vergilerle , zamlarla beli
kopartılsın , baş örtüsü ile eğitim hakkını kullanmak
isteyenlerin başları açtırılsın , imam hatipler , kuran
kursları kapatılsın, halk dininden uzak tutulsun , IMF’nin
eline bırakılsın , Emperyalist güçlerin oyuncağı olsun ,
sürekli dış borçlar alınsın , meclis beceriksiz , halkına
yabancı , istikrarsız bir hale gelsin , vatandaşı birbirini
yesin , televole kültürü alan bir eğitim düzeni ve ahlak
yapısıyla yapılansın diye mi bu savaş yapıldı. Bu savaş niçin
yapıldı. Ey şehit dedem.
Senden özür diliyorum. Sana layık bir evlat , bir torun
olamadım. Eğer kemiklerini sızlatıyorsam. Bil ki elimi kolumu
kendi öz vatanımda bağladılar. Kendi öz vatanımda esir
kaldım. Beni affet ey şehit dedem
ONLARIN DOSTLUKLARINA İNANALIM MI Bismillahirrahmanirrahim Avrupa Birliğine girelim mi girmeyelim mi tartışmaları kim bilir daha kaç yıl sürecek. Her kafadan bir ses çıkıyor. İyi olur kötü olur nidaları her bir yanda bilenin de bilmeyenin de söylediği ve kafa patlattığı bir sohbet konusu durumunda... Sanıyorum ki, hiç kimse Allah’(c.c.) ın ayetlerinde ya da Peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (salat ve selam üzerine olsun) bu konuda ne buyurmuşlar onu araştırma zahmetinde bulunmuyor. Aşağıda ayeti kerimelerin meali ile yorumsuz olarak bu konuyu aktarmaya çalışıyorum. Bundan sonrası düşünen beyinlere ait. Bir hatam olursa Allah (c.c.)’a sığınırım. | ||||||||||||||||||||||||||||